"ŞİMDİLERDE KARAMSARLIĞI DAHA İYİ ZAMANLARA BIRAKALIM"[*]
Temel DEMİRERTEMEL DEMİRER
"Yaşam, en beklenmedik anda
şaşırtıcı, güzel sürprizler
hazırlar insana."[1]
Soru(n)lar(ımız)ın kavranabilmesi için bir girizgâh, saptamalar dizini gerekli.
Ergin Yıldızoğlu'nun, "Türkiye'de, siyasal İslâmın yaklaşık 17 yıldır ilerleyen "pasif karşıdevrimle restorasyon" sürecinde önemli eşik aşıldı";[2] Güray Öz'ün, "Rejim değişti devlet dönüşüyor";[3] Hatay Barosu Başkanı Ekrem Dönmez'in, "Hukuk devleti sınırları çoktan terk etti";[4] Ahmet İnsel'in, "Kalıcı OHAL devleti,"[5] betimlemeleriyle müsemma hâl(imiz) iktisadî, siyasî ve beşerî boyutları vahim; alarm sinyalleri veriyor.
İKTİSADÎ SORU(N)LAR...
İktisadî mesele mi?
Siz bakmayın, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın, tüm dünya ekonomilerinin tarihi büyük bir kriz yaşadığını, ancak Türkiye'nin bu durumdan en az etkilenen ülkelerden biri olacağını söylediğine![6]
Kazın ayağı hiç de böyle değil...
Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Şişman şunlara dikkat çekiyor:
"2020'de dünyada pandeminin getirdiği yüzde 4 civarı küçülme beklentisi, ülkemizdeki başkanlık sistemi uygulaması, 2018'den bu yana artan dış politik gerginlik ve jeopolitik sorunlar. Kamu garantili altyapı yatırımlarında gerçekleşen yükümlülüklerin bütçede giderek artan yükünü de sayalım. Kredi piyasalarındaki önemli sorunlar, icra dosyalarının yaklaşık 23 milyona (486 bin 286 kişi kara listede) ulaşması ve esas olarak neo-liberal modeldeki tıkanma temel nedenler olarak gösterilebilir. Türkiye, yüksek özel sektör borcu, yüksek enflasyon, işsizlik ve yeniden artmakta olan cari açığıyla ve siyasi kutuplaşmasıyla en fazla kırılganlık gösteren ülkelerin başında gelmektedir."[7]
Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Ulusoy da, "Borcu artık borçla bile ödeyemiyoruz,"[8] diyor.
Karşımızda tam anlamıyla bir çürüme görüntüsü var... TL yine bir çöküşün kıyısında, 500 büyük şirketin borçları 2018'de yüzde 35 artmış; faaliyet kârlarının yüzde 89'u borç geri ödemelerine gitmiş. Türkiye'nin kredi riskini ölçen indeksler rekor üzerine rekor kırıyorlar. Merkez Bankası rezervleri açıklanamaz biçimde dalgalanarak gerilemeye devam ediyor. Bu dalgalanmaların tuhaflığı bir yana, rezervlerin gerilemesi doğal. İki binli yılların borçlanarak büyüme modeli çoktan tükenmiş.
Borçlanmaya dayalı büyümeyi sonuna kadar sömüren akıl, şimdi enflasyon yükselir ekonomi daralırken, işsizlik artarken, tüketici ve ekonomi güven indeksleri düşerken, diğer bir deyişle, stagflasyondan depresyona doğru gidiş yaşanırken, emeklilik fonlarına gözünü dikiyor.[9]
Bunlar böyleyken; fakir daha da fakirleşiyor. Türkiye gelir dağılımı eşitsizliğinde Avrupa ikincisi. En yoksul yüzde 40'lık kesimin milli gelirdeki payı yüzde 17...[10]
2.6 milyon emekli 763 liralık sefalet aylığına mahkûm. Emeklilerin yüzde 60'ının aylığı asgari ücretin altında, yüzde 47'si ya çalışıyor ya iş arıyor.[11]
İşçiler 2012'ye göre yüzde 51 daha fazla üretirken birim ücret aynı dönemde sadece yüzde 14.8 arttı. İşçiler daha çok çalıştı, daha çok üretti; ama bu üretim artışından payını alamadı. Sanayide sömürü yoğunlaştı.[12]
Makarna tüketimi yüzde 25 artarken kırmızı et tüketimi 30 azaldı... Türkiye'de 4 kişilik bir aile 2016'da yıllık toplam 37.2 kilo kırmızı et tüketirken bu yıl 28 kilo tüketebildi.[13]
Milyonlar ekonomik krizle mücadele ederken yap-işlet-devret projelerine para aktarılmaya devam ediyor. Osmangazi Köprüsü'nün işletmecisi Otoyol AŞ'ye 1,75 milyar liralık garanti ödemesi yapıldı.[14]
Aldığı ihale bedeli vergiden istisna tutuldu: 22 Ağustos'ta ATV, Ahaber ve Sabah'ın sahibi Kalyon İnşaat, Bursa Yenişehir Demiryolu Hattı yapım işini 9 milyar 449 milyon lira karşılığıyla aldı. 9 Ekim 2020 tarihli Resmi Gazete'de ise ihale bedeli kadar tutarın vergiden istisna tutulduğu ortaya çıktı.[15]
2019'da Cumhurbaşkanlığı'nın yıllık harcaması 2018'e göre 4 kat artışla 3.6 milyar TL oldu.[16]
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun (BDDK) Ağustos 2020 verilerine göre, içinde 1 milyon TL'den daha fazla para bulunan hesap sayısı 1 yılda yüzde 39.5 arttı. Tüm hesapların binde 2'si eden milyoner hesaplar tüm paranın yüzde 55'ini elinde tutuyor.[17]
Hasılı zenginler zenginleşirken; emekçilerin açlığı, işsizliği ile sosyal felaket büyüyor! 16 yılda 5 bin 485 kişi yaşamına son verdi, her 20 kişiden bir depresyonda...
2002-2018 kesitinde geçim sıkıntısı ve iflaslar nedeniyle 5 bin 485 kişi intihar etti. Son 10 yılda TBMM'nin önünde intihar edenlerin sayısı 30'u aştı. 2018'de toplam 3 bin 161 intihar vakası yaşanırken geçim zorluğu nedeniyle intihar edenlerin sayısı 246 oldu.
İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre, 2019'da ülke genelindeki intiharların yüzde 13.8'i "geçim sıkıntısı, borç ve işsizlik" yüzünden yaşandı. Nevşehir'de bir yılda yaşanan intihar vakalarının yüzde 50'si, Hakkâri'de yüzde 40'ı ve Uşak'ta yüzde 33'ü yoksulluk yüzünden meydana geldi
Nevşehir'de intihar edenlerin yüzde 50'sinin nedeninin yoksulluk olduğu bakanlık kayıtlarına geçti. Nevşehir'in ardından yüzde 40'lık oranla Hakkâri ikinci sırada yer aldı. İçişleri Bakanlığı verilerine göre, geçim zorluğu nedeniyle yaşanan intihar oranları şöyle:
Uşak'ta yüzde 33, Osmaniye'de yüzde 30, Kastamonu'da yüzde 27, Kayseri'de yüzde 26, Bitlis, Karaman, Adıyaman, Samsun ve Sinop'ta yüzde 25, Denizli ve Ordu'da yüzde 23, Afyonkarahisar'da yüzde 22, Bolu'da yüzde 20.[18]
Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) raporuna göre, Türkiye nüfusunun yüzde 4.5'i depresyonda. Başka bir deyişle Türkiye'de ortalama her 20 kişiden biri ruhsal çöküntü içerisinde. Resmi verilere göre, son üç yılda psikiyatri kliniklerine başvuranların sayısı 8 milyon olurken, antidepresan kullanımı da son 5 yılda yaklaşık yüzde 27 oranında arttı.
Türkiye'de 3 yılda psikiyatri kliniklerine 7 milyon 953 kişi başvurdu. Başvuranlardan yüzde 69'unu kadınlar, yüzde 31'ini ise erkekler oluşturdu. Türk Tabipleri Birliği (TTB) üyesi Psikiyatr Doç. Dr. Burhanettin Kaya, bu durumun politik bir sorun olduğunun altını çiziyor.[19]
2018 ve 2019'da gerçekleşen konkordato sayısı 2 bine yaklaşırken, aynı dönemde toplam 27 bin şirket kapandı. 2016'dan 2020'ye kadar ise 53 bin şirket iflas etti. Üç yılda takibe düşen ticari kredi tutarı 3 kat artarak 128 milyar TL'ye ulaştı. 10 yılda takipteki KOBİ kredisi tutarı ise on katına çıkarak 62 milyar TL oldu.[20]
POLİTİK BOYUT...
Ya siyasî boyut mu?
11 Ağustos 2018 tarihli 'The New York Times', "Türkiye'nin iç karartıcı yakın tarihi, İslâmcı değerlerin demokrasiyle yan yana bir arada var olup var olamayacağı sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor. Sadece seçimlerle temsil edilen demokrasi değil, eşitlik ve basın, ifade ve inanç özgürlükleri gibi temel değerlere dayanan liberal demokrasi,"[21] derken; 'The Economist'in 167 ülkenin değerlendirildiği '2018 Demokrasi Endeksi Raporu'nda Türkiye 2017'ye oranla on basamak daha gerileyerek 110. sırada yer aldı. Demokrasi puanı ise 4.88'den 4.37'ye geriledi. Türkiye bu sıralama ile Nijerya, Uganda, Zambiya, Lübnan, Sri Lanka gibi ülkelerin gerisinde kaldı.[22]
Kolay mı? Aynı yılda İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) raporuna göre 2018'in ilk 11 ayında 2 bin 710 kişinin yaşam hakkı ihlâl edildi. Mahpus sayısı 16 yılda 4 kat arttı. İHD yöneticilerine 500'den fazla dava açıldı.[23]
Kayyum atama düzenlemesinin başladığı Eylül 2016'dan bir sonraki yerel seçime kadar 103 belediyeye kayyum atanmıştı. 2019 yerel seçimlerden Ekim 2020'ye HDP'nin kazandığı toplam 65 belediyeden 59'una kayyum atandı.[24]
"Bir pasif devrim" sürecinin hızla totaliter bir devlet biçimine doğru ilerlemekte olduğundan... Totaliter devlet inşa süreci tamamlanmakta[25] olduğundan söz etmek hiç de abartı ol(a)maz.
Mustafa Mert Bildirinci, "Polis devleti perçinleniyor,"[26] derken İstanbul Milletvekili Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, "bekçi yasasının" birçok maddesinin Anayasaya aykırı olduğunu belirterek, "parti kolluğu" oluşturma tehlikesi içerdiğini belirtiyor.[27]
Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzasıyla Ankara'nın ardından İstanbul'da da doğrudan merkeze bağlı takviye hazır kuvvet müdürlüğü yani "özel polis örgütü" kuruluyor. Merkezden talimat alarak yönetilecek ekiplerin, seçim mitingleri, büyük toplumsal olaylar gibi olağanüstü durumlarda görev yapacağı ortaya çıktı.[28]
Özellikle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun, Türkiye'de 211 yurttaşa bir polis düştüğünü açıklarken (AB ülkelerinde ise 314 kişiye 1 polis düşüyor!);[29] "Güvenlik görevlileri dışındaki kişilere 2018 Kasım itibarıyla 273 bin 447 silah ruhsatı düzenlenmiştir," dediği açıklamada, 2018'de 26 bin 261 silah taşıma, 50 bin 924 silah bulundurma olmak üzere toplam 77 bin 185 silah ruhsatı verildi belirttiği[30] bir hâldir sözümü ettiğim...
Elbette eklenmesi gereken şeyler de var. Hatay'ın Samandağ ilçesinde gece saat 22.00 sıralarında dur ihtarına uymadığı öne sürülen 23 yaşındaki Güven Uğurol'un polis tarafından vurularak öldürüldüğü[31] coğrafyamızda "Dur ihtarına uymadığı" gerekçesiyle 2007'den 2020'ye 403 kişi polisin açtığı ateşle öldürüldü.[32]
Kolay mı? İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun, "Okul çevresinde uyuşturucu satıcısı görürseniz ayaklarını kırın, suçu bana atın," dediği gün, Ankara'da bir öğrenci yurduna 200 metre mesafede uyuşturucu sattığı iddia edilen 17 yaşındaki bir çocuğun polis tarafından ayağından vurulabildiği[33] siyasal iklimdir dikkat çekmek istediğim.
Bu kadar da değil! AKP'nin, "Cumhuriyet tarihinin en büyük fişlemesi"ni Meclis'e getirdiği[34] koordinatlarda İçişleri Bakanlığı'na milyonlarca kişinin hangi derneğe üye olduğuna dair bilgileri toplama yetkisi verildi. 114 bin 218 dernekle hemen iletişime geçen İçişleri Bakanlığı; 11.1 milyon dernek üyesinin ad, soyad, T.C. kimlik numarası, meslek, öğrenim durumu, derneğe üyelik tarihi gibi kişisel bilgilerin tamamının "ivedilikle" bildirilmesini istedi.[35]
Bu yetmezmiş gibi AKP'nin trafik cezalarının artırılacağı gerekçesiyle TBMM Başkanlığı'na verdiği 50 maddelik torba yasa önerisinde, terörle mücadele kapsamında ödüllü muhbirliğin kapsamı genişletilirken, suçun ortaya çıkarılması veya delillerin ele geçirilmesine yardımcı olanlara da ödül verilebilmesi öngörülüyordu.[36]
Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere, ülke tarihinde görülmemiş derecede güvenlik ve savunma harcaması yapan AKP, 18 yılda yurttaşları "güvenlikçi politikalarla" kuşattı. Bekçilerinin yetkilerini artırmadan önce jandarmayı kendisine bağladı, güvenlik görevlilerine silah kullanma hakkı, polislere ise "süper yetkiler" verdi.[37]
Özetle tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi, AKP-MHP iktidarı da yangından mal kaçırırcasına yeni ayrımcı ve baskıcı yasaları meclisten geçirip, coğrafyamızı 83 milyonluk bir cezaevine dönüştürüyor.
"Nasıl" mı?
Mesela; AKP iktidara geldiğinde cezaevlerinde 59 bin kişi vardı. Haziran 2018 verilerine göreyse cezaevlerinde 246 bin kişi var. Yani 4 kat artmış. Türkiye nüfusu 4 kat arttı mı? Hayır. Ve bunların 200 bine yakını adli suçlu. İlk sırada ise 50 binden fazla uyuşturucu suçlusu var. Demek ki neredeyse uyuşturucudan yatanların 2018'deki sayısı, 2002'deki toplam sayıya yakın. Onunla hırsızlık suçları yarışıyor. Ve Avrupa'da cezaevi nüfusunda birinciyiz.
Türkiye'de 2011'de uyuşturucudan ölen yurttaş sayısı 105'ti. 2017'ye gelindiğinde sayı 10 kat artarak 1020'ye yükseldi. Gençlerde uyuşturucu bağımlılığında 17 kat artış var. Diğer yandan bırakın "huzur"un işaretlerini, mutsuzluk yayılıyor. Bir araştırmaya göre Türkiye'de 2008'den beri anti-depresan kullanımı yüzde 160 arttı. Gerginlik, kutuplaştırma siyaseti yükseldikçe; eşitsizlikler derinleştikçe; kadına, çocuğa şiddet ve istismar arttıkça huzursuzluk da tırmanıyor.
Bitmedi. Bakanlıktan kadın sözcüğü kaldırıldı. Siyasal İslâmcı iktidar maneviyat yoluyla "aile" kurumunu güçlendirecekti. Ama son 10 yılda boşanma oranları da yüzde 29 arttı.
Ve bu iktidar devrinde iş cinayetlerinde rekor kırıldı, 2018'e dek 22 bine yakın işçi öl(dürül)dü.[38]
Tüm bunların yanında silahlı milis yapılanma tepkilerinin ardından kapanan Halk Özel Harekât'ın (HÖH) yerine kurulan Milli Seferberlik Hareketi'nde yeni bir detay ortaya çıktı. İlan edilen "seferberlik" kapsamında para yatırılması istenen IBAN numarası Merkez Bankası'na ait olduğu görüldü.[39]
AKP iktidarda olduğu 187 ay boyunca İhale Kanunu'nu 186 kez değiştirdi. Son değişiklikle doğal afet, salgın hastalık gibi öngörülemez durumlarda kullanılması gereken "istediğine ihale verme"nin kapsamı daha da genişletildi.[40] Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütün etkinliklerinde ücretsiz olarak dağıttığı "Peygamberimiz ve Gençlik" kitabını bastırmak için "doğal afet" kapsamında 10 günde ihale tamamladığı ortaya çıktı. Diyanet'in yarım milyon değerindeki ihalesinde "pazarlık usulü" seçilmesinin gerekçesi ise "Doğal afet, salgın hastalık, can ve mal kaybı tehlikesi" ile açıklandı. Diyanet'in ihaleyi devrettiği yüklenici firma olan Özgün Matbaacılık'a ise 8 yılda onlarca devlet ihalesi verildiği tespit edildi.[41]
Ve RTÜK'ün, Türkiye'nin ilk Kürtçe çocuk kanalı Zarok TV'de yayımlanan iki Kürtçe şarkıda, "terör örgütünün amacına hizmet edildiği" gerekçesiyle ceza verilebildiği[42] zeminde ırkçılık...
Türkiye'de ırkçılık olmadığı kanaati yaygındır. Böyle bir soru sorulduğunda büyük bir hoşgörü toplumu olduğumuz, bunun Osmanlı-İslâm geleneğinden kaynaklandığı hemen belirtilir. Bize özgü bir durum değil. Irkçılığın yaygın olduğu her yerde, ırkçı söz ve davranışların sahiplerinin ezici çoğunluğu bunu ırkçılık olsun diye, kasıtlı biçimde yapmazlar. Sergiledikleri ırkçı söz ve davranışlar onlar için doğal olan, ailelerinde gördükleri, okulda öğrendikleri, yöneticilerden işittikleri şeylerdir.
Irkçılığı bilinçli bir siyasal tercih, bir ideoloji gibi benimseyen, kendini ırkçı olarak tanımlayanlar, ırkçıların küçük bir azınlığını oluşturur. Günümüzde ABD'de "white supremacist/ beyaz ırkın üstünlüğü" ideolojisini benimseyenler gibi.
Bu bilinçli, benimsenen ırkçılığı Türkiye'de 1950'lerde Nihal Atsız'ın "Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış kimsedir," diye dile getirdiği etnik Türk üstünlüğü iddiasında buluruz.
Söz konusu ülkünün daha yumuşatılmış hâlini benimseyerek yetişmiş, gençliğinde bilinçaltına bu söylem kazınmış hatırı sayılır bir kitle vardır bugün Türkiye'de. Türkçü ideolojinin Kürtlere karşı açık ırkçı bir tavır alan bir kanadı da son otuz yılda yerleşti.[43]
BEŞERÎ GÖRÜNGÜLER...
Beşerî görüngüler mi?
Ozan Çepni'nin aktardığı üzere, "Cihad'ın ibadet sayıldı"ğı[44] bir düzlemdeyiz.
Diyanet, Afrin harekâtı için yayınladığı hutbede cihat çağrısı yaparak, "Silahlı mücadele, cihadın en üst seviyesidir,"[45] diyor.
Ankara Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Mehmet Özhaseki'nin, "Devlete hainlik edenlerin çoğuna bakın... Bu devletin, bu milletin aleyhine çalışan insanlara bakın, çoğu üniversite mezunudur. Allah'a hamdolsun, imam hatip gençliği gayet güzel okuyor, devleti ile de asla bir problemi yok," Bu yazı 8442 defa okunmuştur.
YORUMLAR
0 Yorum
YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI













