Temel DEMİRER

MALÛMUN İLAMI: KAPİTALİZM -DOĞAYI DA- YIKIP, YOK EDER![1]

Temel DEMİRER
  24-10-2022 11:40:00

TEMEL DEMİRER

"İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine."[2]

Yaşadığımız "malûmun ilamı"ndan; lakin idrak edilemeyen(?) şeylerin nedenlerinden söz edip, verilerini aktaracağım -bunu birçok kere yapmış olsam da- bir kez daha...[3]

Çünkü durum -tek kelimeyle- vahim!

 

SÜRDÜRÜLEMEZ BUGÜNLER

 

Sürdürülemez kapitalizmin bugünlerinde bir felaketle yüz yüzeyiz!

Bugünler dedim: "Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; aslında acının, sefaletin ve çürümenin yüzyılı"[4] saptaması her gün doğrulanırken, "normal" hâle geliyor...

Max Horkheimer'ın, "İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur," saptamasıyla betimlenen sürdürülemez kapitalizm çökerken; yönetilmesi giderek zorlaşan yıkıcı sonuçlar üretiyor...

Örneğin yıkım biçimlerinin başında (ücretli kölelik sistemine mündemiç) iklim krizi geliyor!

Radikal sosyalistlerin uzun zamandır öngördüğü iklim değişikliğini bugünlerde tüm sarsıcılığıyla yaşıyoruz. Natalia Romé'un "barbarlığın normalleşmesi," diye betimlediği durumda; Walter Benjamin'in belirttiği gibi: "Yaşadığımız olağanüstü hâl istisna değil, kural" artık.

O hâlde verili duruma ilişkin olarak Theodor Adorno'nun, "Dünya ruhu... kalıcı bir felaket olarak tanımlanmalıdır,"[5] teşhisi yerli yerinde olabilir (mi?)

Nasıl nitelenirse nitelensin! Gerçekten de "Dünyanın bir amaçlar dünyasından tümüyle bir araçlar dünyasına dönüşmesi, üretim yöntemlerinin tarihsel gelişmesinin bir sonucudur," vurgusuyla Max Horkheimer'ın, "İnsanlar, ancak üretime karşı çıkarak, insana yaraşan bir başka üretim düzeni getirebilirler," diye ifade ettiği güzergâhtayız!

"Bugün ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlık"ken;[6] ya imkânları değerlendireceğiz, ya da yabancılaşmanın/ yıkımın kollarında tükeneceğiz.

Bu noktada yeni bir sosyalist dünya mümkün tavrı ile kapitalizmin dayattığı ütopyasızlaşma sürecinin aşılması "olmazsa olmaz"ken; ekolojik yıkım karşısındaki sınıf mücadelesine Ernest Bloch'un "Umut İlkesi" ile müdahale etmek vazgeçilemezdir.

Karl Marx ile Friedrich Engels'in vurguladıkları gibi, sermaye kendi suretinde bir dünya yaratmıştır; bu elbette anti-kapitalist bir faaliyettir; başka türlüsü de mümkün değildir.

Artık çıplak gözle de görülebiliyor. Öyle bir dünya ki sermayenin sömürüsü, yağması ve yıkıcılığı, yeryüzünün yıkımına dönüştü. İklimin değiştiği, buzulların eridiği, bir yandan sellerle öte yandan kuraklık, sıcaklık ve yangınlarla sarsılan kriz içinde bir dünya.

Dünya ekonomik, politik, demografik, ekolojik kriz(ler) ile sarsıldığı; sürdürülemez kapitalizmin tedavi edilemez yapısal çelişkilerinin ortaya saçıldığı hâl(ler)de Antonio Gramsci'nin kavramlaştırmasıyla "organik bir krizle" karşı karşıyayız.

Karl Marx ile Friedrich Engels 'Komünist Manifesto'da, "Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir," sorusunu sorup, ardından da yanıtlar: "Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak"!

Bugün(ler)de olan da tamı tamına budur!

Ayrıca görmüyor, bilmiyor olamazsınız: Uzmanlar uzun süredir gezegen düzeyinde bir yok oluştan söz ediyor. Üstelik bu durumla yaşlı dünya daha önce beş (5) kez karşılaşmış!

İlki 400 milyon yıl öncesine giden bu yok oluşlar, canlı türlerinin bir bölümünün tümüyle, bir bölümünün ise çok büyük oranlarda tarih sahnesinden silinmesi anlamına geliyor!

Sıradaki altıncı (6) yok oluşu diğerlerinden ayıran ana özellik ise ilk kez ortaya çıkan bu olumsuzluğun sorumluluğunun ücretli kölelik sistemine mündemiç olması!

"Süreç daha önce başlamış olsa da sanayi devrimi ile serpilen kapitalizm, yerküreyi hoyratça kullanarak adım adım yaşanılır bir yer olmaktan çıkartmış bulunuyor. Uzmanlar yok oluşa doğru giden yolda üç önemli eşiğin aşıldığını yani geri döndürülemez hâle geldiğini söylüyorlar!"[7]

İklim değişikliği, biyo-çeşitliliğin aşınması ve azot döngüsündeki bozulma olarak ifade edilen bu eşik aşımları, büyük bir olasılıkla bir büyük yok oluşun kapısını da aralamış bulunuyor

İklim krizini konuşmak, distopik bir yolculuğa çıkmak gibi. Geleceğin felaketlerinden kesitler sunmanın ötesinde, gezegenimizin içine düştüğü, dönüşü olmayan, hali hazırda yaşamaya başladığımız bir yolculuk.

Hiç şüphe yok ki insanlık, sürdürülemez kapitalizmin yarattığı yıkımı yaşamaya başladı. Felaketler artık sürpriz olmaktan, bilim-kurgu filmi olmaktan çıktı; evimizde, tarlamızda, bedenimizde, doğanın tüm canlılarının üzerinde varlığını gösteriyor.

Bugün dünyada ve ülkemizde, siyasi, akademik, örgütsel birçok platformda dünyayı dönüştüren küresel krizler ele alınıyor. Bu krizler birbiri ardına takılıp, süreci felaketlere doğru sürüklüyor. Ekonomik ve finansal krizler bir taraftan sürerken, pandemiyle sağlık krizi de yaşanıyor. Aynı süreçte bir ekolojik yıkım, doğa krizi, iklim krizi büyüyerek yayılıyor. Çarpan etkisi yaratarak büyüyen bir süreçteyiz.

Fransız akademisyen ve düşünür Jacques Attali 'Yarın Dünyayı Kim Yönetecek?'[8] başlıklı yapıtında küresel çöküşten önce yaşanacak karışıklık, kaos durumundan sonra dünyaya ne olacağını sorgularken; 10 ülkede 10 bin genç arasında yapılan araştırmaya göre, iklim krizinin yarattığı endişe derinleşiyor. Gençlerin yüzde 60'ı, iklim krizi nedeniyle çok endişeli ve insanlığın kaderine terk edildiğini düşünüyor.[9]

Haksız da sayılmazlar. Geriye dönüp bakınca, "Artık eskisi gibi değil" ve "Her şey ne kadar da hızlı değişiyor" duygusuna kapılmamak olanaksız ve ileriye bakınca, egemen olan belirsizlikken; Peter Forbes da ekliyor: "... 'Yeni Normal'e değil, yok oluş çağına giriyoruz."[10]

Şurası kesin: Sürdürülemez kapitalist yıkımı atmosfere saldığı, CO2 ve metan gazları, toprağa gömdüğü, geri bıraktırılmış coğrafyaların otoriter rejimlerine "kakaladığı", sulara saldığı zehirli atıklarıyla yerküreyi yok oluş eşiğine getirdi.

Bu süreç tersine çevrilemezse, bugünkü eğilimler devam ederse, 2030-2040'lara gelirken her yıl 400 milyon insan, açık havada iş yapmaya izin vermeyecek düzeyde yüksek sıcaklardan etkilenecek; bu nedenle ölenlerin sayısı küresel çapta yılda 10 milyona ulaşacak.[11]

Tam da böylesi bir güzergâhta egemenlerin iklim krizine ilişkin eylemsizliği uygulamada devam ederken; kâğıt üzerinde sözde uyum süreçleri belirleniyor!

Yani insan(lık)ın toprağı, havası, denizi, ormanı, hayvanları, yaşamı egemen yalanın kâğıt üstündeki boş sözlerine emanet ediliyorken; Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, yeryüzünün 2.7 derece daha ısınma yolunda olduğunu, Paris İklim Anlaşması'nda öngörüldüğü gibi küresel ısınmayı 1.5 derecede tutma hedefinin yerine getirilemediğini açıkladı![12]

BM 'Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 'İklim Değişikliği 2021' raporuna göreyse, "İşleri bir nebze de olsa düzeltebilmek için son düzlükteyiz"![13]

Nihayetinde aslî soru(n) iklim krizinden ziyade, kapitalist sistemin kriziyken; çözüm de yalnızca sistemi değiştirmekten geçiyor.

 

DOĞA GERÇEĞİ VE EKOLOJİ

 

İnsan(lık) ile hayvanlar âlemi doğaya mündemiçtir; doğanın içinde, doğayla birlikte yüz binlerce, milyonlarca yıl varlığını sürdürmüştür.

Elbette hava, su, toprak, bitkiler olmasaydı, insan(lık) ile hayvanlar âlemi varlığını sürdüremezdi. Ancak insan ile hayvanı ayıran temel unsurlardan birisi, XIX. yüzyıldaki sanayi devrimi yani kapitalizm ile birlikte ortaya çıktı: Kapitalizmin yarattığı insan(lık) tipi doğaya kasteden bir yıkımın aracına dönüş(türül)dü.

Karbondioksit ve metan gazı içeren atıklar, kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar, kimyasal atıklar, nükleer enerji ve radyasyon, betonlaşma ve imarlaşma, doğal yaşamı tehdit eden en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Derelerin, nehirlerin, göllerin, denizlerin, toprakların, ormanların, havanın, oksijenin kirlenmesi ve yok olması, insan(lık)ın sonunu hazırladı.

Bu elbette, insan(lık)ın değerler sistemini biçimlendiren kapitalist yabancılaşmayla ilintilidir. Yani insan(lık)a, doğaya, hayvanlara değer vermeyen, parayı, sermayeyi, zenginleşmeyi, fırsatçılığı, kurnazlığı, çıkarcılığı, sömürüyü temel değer olarak ortaya koyan kapitalist ahlâk(sızlık), erdem(sizlik), çarpıklık ile bağıntılıdır!

John Locke'un "Doğada anlamsız veya yararsız hiçbir şey yoktur," uyarısına rağmen hemen her şey Carl Sagan'ın, "Ormanları yok ederiz; akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz; spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz; yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız; fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz. Tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. Sözüm ona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır," uyarısındaki acımasızlıkla hayata geçirildi.

Bu elbette kapitalist sermaye birikiminin konsantrasyonu ile santralizasyonu açısında farklı tecelli edilemezdi; ama yine de "Yeryüzünü unutmanın aslında zamanı ve mekânı unutmak olduğu hiç aklımıza gelmedi"![14]

Olanı Karl Marx, "Kapitalizm iki zenginlik kaynağını yok etme eğilimindedir doğa ve insan," diye formüle ederken; Friedrich Engels de ekliyordu:

"Bilinmelidir ki; doğal varlıklar üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır.

Mezopotamya, Yunanistan, İtalya, Orta Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, çölleşmeye zemin hazırladıklarını, dağlardaki kaynakların sularını kuruttuklarını, azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını akıllarına bile getirmemişlerdir.

Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız.

İnsan olarak doğa üzerinde kurduğumuz egemenlik, onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmemelidir.

Hele var oluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır.

Su ve toprağın alınır, satılır bir mal hâline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması ahlâksızlıktan başka bir şey doğurmaz."[15]

Friedrich Engels bunları XIX. yüzyılda söylemişti; XXI. yüzyılda Murat Belge'nin, "Karl Marx'ın yazılarında sık sık 'insanın doğayla mücadelesi' kalıbıyla karşılaşırız. Bu kalıp bugünün dünya görüşü çerçevesinde çok iyi formüllenmiş sayılmaz: insanın doğayla ilişkisini bir 'mücadele' olarak görmek ve tanımlamak artık eskimiş bir yaklaşımdır,"[16] diye sarıldığı neo-liberal tahrifata inat!

Evet Tatanka Iyotake-Oturan Boğa'nın, "Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama yoksulların bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için yoksullarla güçsüzlerden vergiler alıyorlar. Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve öteki süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu millet, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor," diye itiraz ettiği kapitalist vahşetin kavrayamadığı, "Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız,"[17] hakikâtiydi...

Lakin özel mülkiyet "realitesi" yakıcılığı, yıkıcılığı, yok ediciliğiyle doğaya hâkim olmaya çabaladı. Sömürü sistemi her icadında iyiliğin doğaya ve insan doğasına uygun olanın değil, mülksüzleştirme kötülüğünün icraatıyla meşgul oldu. Atomu keşfettiğinde ondaki muazzam doğal gücü bombaya, nükleer santrallere (Çernobil'i, Fukuşima'yı hatırlıyor musunuz?) dönüştürdüğü gibi...

Karl Marx'a 'Kapital'de William Shakespeare'den, "Altın sarı pırıl pırıl kıymetli altın, bunun bu kadarı karayı ak, çirkini güzel, eğriyi doğru, alçağı yüksek, ihtiyarı genç, korkağı yiğit eder," dedirten sömürünün eseriydi tüm bunlar!

Gerçekten de "... 'Doğa' insanla aynı ereklilikte işlemez"ken;[18] "Fethetme hakkının hiçbir ciddi temeli yoktur," derdi Jean-Jacques Rousseau.

Louis de Saint-Just, "Doğa, kendi haklarını geri alacaktır,"[19] veya Fidel Castro, "Tüketim toplumu, türümüzün gelişmesi ve muhafazası için gereken doğa ve enerji kaynaklarının korunması ile bağdaşmaz," uyarısıyla ekolojik meselenin özünü dillendirirken hiç haksız değillerdi!

Grekçe "oikos" (ev) ve "logos" kelimelerinden oluşan ekoloji kavramı insanın insanla, insanın doğayla olan tüm ilişkilerini konu alırken; yaşam bilgisi olarak da tanımlanabilir.

Doğa-insan arasında birlikte-barışık, dayanışmacı bir yaşamı öngören ekoloji, geleceğin temelde inşa edilebileceğini öngörür.

Ancak şunun da altını çizmeden ol(a)maz: Yaygın gündelik kullanımlarıyla ekoloji ya da çevrecilik hem çok dolu hem de çok boş(altılmış) bir kavram. Malum üzere bir kavramın anlam alanı ne denli genişlerse, içeriği o kadar boşalır. Bu alan, ekoloji ya da çevrecilik için fazlasıyla geçerli.

Bugün siyasal yelpazenin farklı kesimlerinde yer alan kişilerden hangisine sorsanız "ekolojist" ya da "çevreci" olduğunu ifade edecektir. Coğrafyamızda muhalefet de çevrecidir, iktidar da. Hatırlayacaktır Cumhurbaşkanı Erdoğan bile "çevrecinin daniskası" olduğunu ilan etmişti. Öncelikle ve kesinlikle ekoloji ya da çevrecilik kavramını bu denli geniş olmaktan kurtarıp, netleştirmek "olmazsa olmaz"ken; "İnsan, paranoyakça bir hırsla doğayı kendine ait kılmaya çalışmaktan vazgeçtiği anda doğanın dilinin çözülmeye başladığını görebilecekti," der Max Horkheimer...

Özetin özeti: Ekoloji ya da çevresel değerler sınıfsal gerçeklerden azade değildir ve de Chico Mendes'in uyardığı üzere, "Sınıf mücadelesi içermeyen çevrecilik, bahçıvanlıktan ibarettir"!

O hâlde kapitalist yıkım koşullarında ekoloji ya da çevre soru(n)larından söz edildiğinde Karl Marx'ın, "Komünistlerin teorisi tek bir cümlede toplanabilir: Özel mülkiyetin lağvedilmesi," uyarısı kulaklara küpe edilmelidir.

 

AKSİ MÜMKÜN DEĞİL! ÇÜNKÜ...

 

Kapitalist yıkımın biçimlendirdiği "yeni dünyada" yaşamak giderek imkânsızlaşıyor!

Ya uzun süren aşırı sıcak dalgaları veya kentleri sular altında bırakan seller...

Farklı bir iklime sahip, başka bir gezegene inmiş gibiyiz. Giderek daha yıkıcı felaketlerle damgalı iklim krizi ile karşı karşıyayız.

Burada bir parantez açıp; Karl Marx'ın "Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser,"[20] vurgusunu anımsatıp; verilerin kesin diliyle ilerlersek:

i) Araştırmalar, küresel ısınma sürecinde, bugünkü eğilimler devam ederse 3 milyar insanın yaşamaya uygun olmayan koşullarla yüz yüze kalacağını gösteriyor![21]

ii) Küresel ısınma yoğun göç hareketlerini ortaya çıkarırken; bir rapora göre, 2050 yılına kadar 216 milyon insan göç edecek![22]

iii) WWF'in '2020 Yaşayan Gezegen Raporu'na göre 50 yıl içinde omurgalı tür popülasyonları yüzde 68 oranında azaldı. BM raporları da dünya genelinde 1 milyon canlı türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor![23]

iv) 'Frontiers in Forests and Global Change'a göre, dünya ekosistemlerinin yalnızca yüzde 3'ü bozulmadan kaldı![24]

v) Sudan gıdaya, demirden ağaca bildiğimiz tüm doğal varlıkların bir sınırı var. Gezegenin kendini yenileme kapasitesi sınırlı. Bu kapasitenin üzerinde tükettiğimiz için her yıl temiz su miktarı, ormanlar, temiz hava azalıyor.[25] 2021'de dünyanın bize bir yıl içinde sunabileceği bu varlıkları 29 Temmuz'da tükettik. Mavi gezegenden bir değil 1.7 tane varmış gibi yaşıyoruz. Geri kalan beş ay boyunca tüketeceklerimiz aslında bir sonraki yıla ait rezervler![26]

vi) Felaketler 50 yılda 5 kat arttı. 2 milyon kişi öldü. Maddi kayıp 3 trilyon dolardan fazla![27]

vii) NASA direktörü Bill Nelson, "Ayın çekim gücü, yükselen deniz ve iklim değişikliğinin bir araya gelmesiyle tüm dünyada sel felaketleri yaşanacak. Özellikle deniz kenarı kentler çok etkilenecek. Gerekli önlemler alınmazsa 2030 yılı dünya için çok risk taşıyor," dedi![28]

viii) 'Brüksel Vrije Üniversitesi'nin araştırmasına göre, 2020'de doğan çocuklar yaşadıkları ülkede karbon salımını azaltma hedefine ulaşılmış olsa bile hayatları boyunca ortalama 30 aşırı sıcak dalgasını deneyimleyecek. Bu, söz konusu kuşağın 1960'ta doğan birinden yedi kat daha fazla sıcak dalgasına maruz kalması anlamına geliyor![29]

ix) BBC'nin küresel ölçekli analizine göre, aşırı sıcak gün sayısı 40 yılda iki kat arttı![30]

x) NASA ile 'National Oceanic and Atmospheric Administration'un (NOAA) ortak 'İklim Raporu'na göre, 5 yıl modern kayıtların tutulduğu dönemin en sıcak yılları oldu. 2018 verilerin tutulmaya başlandığı 1880'den bu yana görülen en sıcak dördüncü yıl olarak kayıtlara geçti. Kanada'daki 'McGill Üniversitesi'nden bilim insanlarına göre, buzulların erimesi hava koşullarında aşırı değişikliklere neden olabilir ve dünya çapında öngörülemeyen sıcaklık değişikliklerini tetiklendiğini gösteriyor![31]

xi) Bilim insanlarının dünya çapındaki ortalama sıcaklıkların şu anda 1850-1900'den 1.2 derece daha yüksek olduğunu söylüyor. 'Dünya Meteoroloji Örgütü', 2020 ile 2024 arasında tek bir ayda 1.5 derece ısınmanın aşılma olasılığını yüzde 70 olarak açıklıyor![32]

xii) NASA'ya göre karada 2 derelik bir sıcaklık artışı, kuraklığı 2 katına çıkaracak ve bu da buğday ve mısır hasadını azaltacak. 'Science Advances'a göre kayıtlı tarihte çok az yer ıslak termometre sıcaklığına yani 35 C'ye (95 F) ulaştı. 1980'lerin sonlarından ve 1990'lardan bu yana, sıcak noktalar, Orta ve Kuzey Pakistan'ın İndus Nehri Vadisi ve Basra Körfezi'nin güney kıyısı oldu. Küresel ısınma ile bunlar daha sık olacak. Durum iç açıcı değil![33]

xiii) İklim krizinin sebep olduğu tek problem, sıcaklık değil. Aynı zamanda Dünya giderek kuruyor da![34]

xiv) BM 'Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli' (IPCC) küresel ısınmanın sonuçları büyük ölçüde geri döndürülemez boyutlara ulaştığı Pakistan'da gelecek on yıllarda temiz su kaynaklarının tükeneceğini ve bu durumun ülkeyi var oluşsal bir krizle karşı karşıya bırakacağını belirtti![35]

xv) 'İklim Değişikliği, Ekosistem Servisleri ve Bölgesel Yönetim Stratejileri' araştırmasına göre, küresel ısınma nedeniyle 20 yılda Akdeniz'de deniz seviyesi 6 santimetre yükseldi ve önlem alınmazsa yükselme artarak devam edecek![36]

xvi) "Akdeniz tropikalleşiyor" uyarısını yineleyen WWF'e göre, Akdeniz'deki deniz suyu sıcaklığındaki artışın dünyadaki diğer deniz ve okyanuslara göre yüzde 20 daha hızlı![37]

xvii) 500 milyon nüfuslu Akdeniz, iklim değişikliğinin merkezi hâline gelebilir![38]

xviii) Grönland'ın buz tabakalarının on yılda 3.5 trilyon tondan fazlasının eridiğini tespit eden yeni bir araştırmaya göre bu durum, "dünya çapında sel risklerini artırıyor"! Leeds Üniversitesi'ndeki bilim insanlarına göre artışın üçte biri, aşırı hava koşullarının 40 yılın rekor buz erime seviyelerine yol açtığı 2012 ve 2019 olmak üzere sadece iki yazda gerçekleşti. Buz tabakalarının erimesi 1990'da başladı ve 2000'den beri hızlandı. Araştırmacılar, son yıllardaki kütle kaybının 2000 öncesine göre yaklaşık dört kat daha fazla olduğunu söylüyor![39]

xix) BM 'Hükümetler Arası İklim Paneli' raporu, dünyanın beklenenden 0.1 derece daha fazla ısındığını, 20 yıl içinde 1.5 derece ısınmasının beklendiğini, aslında karbondioksit emisyonlarını radikal bir şekilde azaltılması hâlinde yüzyılın sonunda sıcaklığın 1.4 artışta tutulabileceğini, bugün yaşanan değişikliklerin geri dönüşünün mümkün olmadığını ve önümüzdeki yıllarda Kuzey Kutbu'nda büyük olasılıkla buz kalmayacağını öngörüyor![40]

xx) 2020'de 'Dünya Tsunami Farkındalık Günü' yayımlanan rapora göre, tsunamiler 10 yıl içinde dünya nüfusunun yüzde 50'sini tehdit edecek boyutlara ulaşacak![41]

xxi) 'Newcastle Üniversitesi', 'İngiltere Meteoroloji Servisi İklim Araştırma Merkezi' ve Bristol Üniversitesi'nin araştırmasına göre, küresel iklim değişikliğiyle birlikte artan nem ve daha yavaş hareket eden bulutlar nedeniyle Avrupa'daki şiddetli yağmur fırtınalarının, 2100'e kadar karalarda 14 kat artacağı belirlendi![42]

xxii) 'Uluslararası Botanik Bahçelerin Korunması'nın (BGCI) 'Dünya Ağaçlarının Durumu' raporuna göre, dünyadaki ağaç türlerinin en az yüzde 30'u vahşi doğada yok olma tehlikesiyle karşı karşıya![43]

xxiii) BM'ye göre dünya ormanlık alanı 2000'de yüzde 31.9'dan, 2020'de yüzde 31.2'ye indi. Bu da 100 milyon hektarlık orman alanı demekti. Hatta bu kayıp, 2010-2015 yılları arasında yıllık 12, 2015-2020 yılları arasında yıllık 10 milyon hektarı bulmuştu. Bu ise her dakikada 14 hektar ormanın yok olması demekti. Ayrıca biyolojik çeşitlilik çok hızlı bir şekilde azalmaktadır. Dünya genelinde biyolojik çeşitlilik için önemli olan karasal alanlar, tatlı su ve dağlık bölge ekosistemlerindeki azalma 2000-2010 kesitinde yüzde 10, 2010-2018 kesitinde de yüzde 2-3'ü bulmuştu. Azalma oranının, 2030 yılına kadar yüzde 50 düzeyine ulaşması kaçınılmazdır![44]

xxiv) 9 yılda 87 bin hektar orman yandı. 340 bin hektar alan ormancılık dışı faaliyete açıldı![45]

xxv) Dünyanın dört bir yanında peş peşe orman yangınları yaşanırken milyonlarca hektarı bulan alanlar adeta kül oldu. Yangınlara hava sıcaklığı etkenken; Amazon ve Sibirya ormanları da büyük tehdit altında![46]

xxvi) BM'nin -Türkiye'yi de kapsayan[47]- raporuna göre 10 yıl içinde dünya sıcaklığı en az 2 derece artacak. Bunun sonucunda Türkiye'de olağanüstü gece ve gündüz sıcaklıkları yaşanacak. Kronik hastaların ölüm riski artacak. Yağışlar azalacak, tarımsal üretim düşecek, gıda fiyatları olağanüstü yükselecek![48]

xxvii) İklim krizine neden olan sorunlarla ilişkili hastalıklardan ve hava kirliliği nedeniyle yılda yedi milyon kişi erken ölüyor. Yiyecek, su kaynaklı hastalıklarda artış var. Dünyanın dört bir yanında aşırı hava olayları ile ilgili felaketler daha sık görülüyor. Gıda güvenliği ve tedarikinde sorunlar açlığı ve kötü beslenmeyi artırıyor. Yükselen deniz seviyesi evleri ve yaşam alanlarını tahrip ediyor. İklim değişikliği travma sonrası stres bozukluğu ve anksiyetede artışa, insanların ruh sağlığında bozulmalara yol açıyor![49]

xxviii) 'Amerikan Meteoroloji Derneği'nin (AMS) '2020 İklim Değişikliği' raporunda sera gazlarından biri olan karbondioksit miktarının (CO2) milyonda 412.5 birime (ppm) yükseldiği belirtilerek, bunun 2019'da 2.5 ppm daha yüksek ve 800 bin yıldır kaydedilen en yüksek seviye olduğu ifade edildi![50]

xxix) Atmosferdeki sera gazları (CO2, metan vb.) yoğunluğu en fazla 350 ppm (milyonda parçacık) olmalı. Şu anda yaklaşık 417 ppm ölçülüyor. 1800'lerin ortalarında geçilen endüstri çağı öncesinde, küresel CO2 ortalaması 280 ppm idi. Bir milyon yıldır da 300 ppm'yi hiç geçmemişti. Ama endüstri çağı ile, yani kömür, petrol, gaz yakılmaya geçilmesiyle birlikte muazzam bir değişiklik oldu. Sera gazları dünyayı battaniye gibi sardı. Şu anda yaşamakta olduğumuz muazzam yangın, sel, hortum felaketlerinin, görülmemiş sıcak dalgalarının bütün kıtalarda aynı anda yaşanmasının sebebi bu işte. Dünyaya küresel ısınmayı ilk anlatan iklimbilimci James Hansen, maksimum 350 ppm'ye dönemezsek, bittik diyor![51]

xxx) Küresel ısınmaya yol açan sera gazı salımının yüzde 52'si 25 büyük şehirde gerçekleşiyor. 'Frontiers in Sustainable Cities'deki makalede dünya genelinde 53 ülkeden 167 şehrin emisyon verileri karşılaştırıldı. Karbon salımının yüzde 52'sinden sorumlu 25 şehrin 23'ü Çin'de bulunurken listeye giren diğer iki şehir Moskova ve Tokyo oldu. Çalışmada ilk 25'te yer almasa da İstanbul, Moskova ile birlikte Avrupa'da en çok karbon salımı yapılan şehirlerden biri olarak gösterildi![52]

 

KAPİTALİZM İNSAN(LIK) İLE DOĞAYI KAVURACAK

 

Kapitalizmin insan(lık) ile doğayı kavurduğu güzergâhta afetler artık doğal değil; sömürü sisteminden kaynaklanan iklim krizi nedeniyle yerküre yeni felaketlere gebe...

Bu(nlar) böyleyken; iklim krizine karşı mücadele adına(?) uluslararası ölçekte yeni teknolojik yol haritaları ortaya atılıyor, yeni anlaşmalar, düzenlemeler, sektörler, pazarlar ve finansal araçlar oluşturuluyor, doğa metalaştırılıyor!

Beyhude yaygaralar ile ekolojik yıkımın aslî nedenlerini göz ardı edip; sonuçlar üzerine odaklanan nafile faaliyetler çözüm falan değildir. Kapitalist sermaye birikimini sürdürme çabaları ne derse desin, -yerkürenin fiziki sınırları artık kapitalizmi taşıyamıyorken- boşunadır!

Çünkü kapitalizm açısından sermaye birikimi, yıkarak büyümekle mümkündür; asla başka türlü değil. Sermaye birikim süreci sınırsız genişlemeyle, "kâr makinesi"nin emeği ve doğayı sınırsız tüketmesiyle var olabilir ancak.

Eski İngiltere İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn'nin bile "İklim krizi de bir sınıf sorunudur. Başka yolumuz yok,"[53] demek durumunda kaldığı ufukta "insan kaynaklı iklim değişikliği"nden söz etmek gerçeği gölgelemektir!

Asıl suçlu sanayileşme sonrası kâr uğruna doğa-insan dengesini hiçe sayan, piramidin en üstündeki yüzde 1'i daha da zenginleştirmek için ormanı da biyoçeşitliliği de katleden kapitalizmdir, kâr uğruna dünyayı ateşe vermekte tereddüt etmeyen -ve şimdilerde kendilerine başka gezegenlerde yaşam alanı arayan- kapitalistlerdir.

Bu nedenle çare eko-sosyalist bir toplum tahayyülü için anti-kapitalist mücadeleden geçiyor!

 

SERMAYE SURETİNDE GLASGOW ŞARLATANLIĞI

 

"İyi de ya Glasgow" mu dediniz?

Malum üzere 'BM Çevre Programı'nın (UNEP) '2021 Üretim Açığı Raporu', artan iklim hedefleri ve verilen net sıfır emisyon taahhütlerine rağmen hükümetlerin, 2030'a gelindiğinde küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için gereken fosil yakıt üretiminin iki katından fazlasını planladığını ifade ediyordu. Hükümetler, 2030'da küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmaya yönelik sınırdan yaklaşık yüzde 110 daha fazla fosil yakıt üretmeyi planladığı ortaya çıkarken bu oran  

      2°C ısınma hedefindeki sınırın yüzde 45 üzerinde olduğu belirtiliyordu.[54]

      Yani tüm taahhütler lafta kalmıştı ve bu durum kimseyi şaşırtmadı!

      Mesela amaç: Fosil yakıt kullanımını durdurulamadı. Sonuç: Kömür kullanımı devam edecek. Küresel sıcaklık artışını 1.5 dereceyle sınırlandırma hedefi nafile oldu.

      Zirvenin beklentileri karşılamadığını ifade eden Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, "Glasgow'da verilen sözlerin hepsi yüzde 100 gerçekleşse bile 2030'a geldiğimizde küresel ısınma 2 santigrat derecenin üstünde olacak" diyerek hedefin gerçeklikten uzak olduğunun altını çizdi.[55]

      Mesela Glasgow görüşmeleri öncesinde BM'nin başarı kriteri olarak belirlediği üç hedefin hiçbiri anlaşmada yer almadı. BM'nin açıkladığı kriterler arasında, karbondioksit emisyonlarının 2030'a kadar yarı yarıya azaltılması sözü, zengin ülkelerden yoksullara 100 milyar dolar mali yardım ve bu paranın yarısının iklim değişikliğinin en kötü etkilerine karşı uyum sağlamada gelişmekte olan ülkelere yardım için kullanılmasını sağlama yer almıştı.

      Bunun üzerine BM Genel Sekreteri António Guterres anlaşmanın yeterli olmadığını belirterek "Önemli adımlar atılıyor ama ne yazık ki kolektif siyasi irade bazı derin çelişkileri aşmaya yetmedi. Hâlen iklim felaketinin kapısını çalıyoruz,"[56] dedi.

      Yani '26. COP İklim Krizi Zirvesi' de, 1995'de toplanan 25. COP Zirvesi gibiydi... Ne bir fark yarattı ne de umut verdi!

      Sadece sürdürülemez kapitalizmin açmazını teyit etti; hakikâtini sergiledi: Kapitalizm, yok olmanın eşiğine getirdiği uygarlığı, iklim krizinden kurtaramaz!

      Bilinir; kapitalizmin küresel çapta egemen üretim tarzına dönüşmesi, sanayileşmeyle başladı, emperyalizmle devam etti ve bugün iklim krizinin arkasındaki CO2 emisyonunun kaynağındaki fosil yakıt bağımlılığı üzerinde yükseldi.

      Bu süreç, İngiltere ve Kıta Avrupası'nda başladı, Amerika, Kanada ve Japonya gibi merkezlerin eliyle ilerledi, dünyanın geri kalanını doğrudan sömürgeci ve kapitalist emperyalist zorlama ile içine çekerek hızlandı. CO2 emisyonu açısından baktığımızda, sanayileşmeden bu yana gerçekleşen emisyonun yarısından fazlası, bu kapitalist emperyalist ülkelerin ürünü.

      Toplam CO2 emisyonunun yarısını herkesten önce gerçekleştirenler, aynı zamanda bu emisyonu yapan sanayiler üzerinden ekonomik, siyasi ve askeri ayrıcalıklar, dünyanın geri kalanından çok daha yüksek refah ve tüketim/ lüks tüketim olanakları yarattılar. Öyle ki örneğin, bugün yalnızca Hindistan/ Çin, bir Avrupa ülkesinin tüketim düzeyini yakalamak için gelişme süreçlerini hızlandırsa, hedefine ulaşmadan önce, dünyanın kaynakları tükenmiş, küresel ısınma dünyayı yaşanmaz hâle getirmiş olacak.

      Geç sanayileşen ülkelerin gelişmelerini engelleyen sömürgecilik ve emperyalist talanın failleri, şimdi gezegenin ekosistemine yaptıkları zararın faturasını ödemeyi kabul etmeden, dünyanın geri kalanından gelişme süreçlerini yavaşlatmalarını, refah taleplerinden vazgeçmelerini istiyor. Batılı analistlerin, "Olan oldu, şimdi durum bu" diye başlayıp toplam CO2 emisyonunun 30 yılda, (çevre ülkelerde sanayileşmenin, çoğu kez Batılı çokuluslu şirketler için üreterek hızlandığı dönemde) gerçekleştiğini vurgulamaları samimi değil. Çünkü, 30 yılda da en büyük kirletenlere bakınca, karşımıza, geç sanayileşen ülkelerin yanı sıra yine olağan şüpheliler çıkıyor. Örneğin ABD ve Avrupa ülkelerinin toplam (sanayileşmeden bu yana birikimli) CO2 hacmi içindeki payı 2019'da hâlâ yüzde 58 düzeyindeydi.

      Dünya ekonomisi, ABD, Avrupa ülkelerinin yanı sıra Hindistan ve Çin gibi arkadan gelen ama CO2 emisyonunda liste başına geçmeye başlayan ülkeler, ekonomik krizle, pandemi ile boğuşuyor. Hükümetler, bu ortamda, iklim krizini önlemek için gereken kaynağı nereden bulacaklarını bilemediklerini iddia ediyorlar. Öyleyse, çöküşün eşiğinden ağlaya sızlaya geçeceğiz. Ya da başımızı kaldırıp kapitalizmin ufkunun ötesine bakmaya çalışacağız.

      Credit Suisse'in 'Küresel Servet (Varlık) Raporu'na göre dünyada toplam hanehalkının en zengin (1 milyon doların üzerinde) dilimi 2019'da toplam hanehalkının yüzde 1'ini oluşturuyormuş. Bu oran 2020'de 1.1'e çıkmış, Aynı dönemde, bunların servetinin toplam içindeki payı yüzde 43.4'ten yüzde 45'e yükselmiş. Toplam servetleri de 173.3 triyon dolardan 191.6 triyon dolara. Bu en alt yüzde 55'lik dilimi oluşturan (10 bin doların altında) hanehalkının payı ise yüzde 1.4'ten yüzde 1.3'e gerilemiş.

      Küresel çapta, hanehalkının yüzde1.1'inin payı, varlığı artmaya devam ediyor. Bu kesimde, dünya hasılasının iki katına yakın bir varlık birikimi söz konusu. Toplam varlığın yüzde 55'i ABD ve Avrupa'da yoğunlaşmış. Dünyadaki dolar milyarderlerinin yüzde 67'si ABD ve Avrupa'da. İklim krizini durdurmak için yılda 4 trilyon dolar gerekiyor, en zengin kesimin varlığının yüzde 2'si gibi bir şey.

      Bloomberg'in derlemesine göre en zengin listesindeki ilk 10 kişinin toplam varlığı 1.4 trilyon dolar, ikinci 10 kişinin ki 728 milyar dolar. Bu sayılar iklim krizini durdurmak için gereken yıllık 4 trilyon dolarlık yatırıma çok yaklaşıyor. Bloomberg'in listesinde en "yoksulu" 5.8 milyar dolarlık olmak üzere 500 milyarder var. Bunların varlıklarının yüzde 1'i bile kamulaştırılabilse kaynak sorunu filan kalmaz.[57]

      Kalmazdı; ama... Glasgow'daki 'COP26 İklim Zirvesi' tamamlandığında kapitalist uygarlık uçuruma doğru yürüyüşüne devam ediyordu. Zirvenin sonunda ortaya çıkan "anlaşmanın" diline ilişkin tartışmaların, ABD ile Çin arasında işbirliği olasılığına, zirveye katılımın yapısındaki değişime ilişkin yorumların gürültüsünü aşabilirsek, 2015 Paris Anlaşması'nda konan 1.5 ºC hedefinin artık ulaşılamaz olduğunu söyleyebiliriz.

      Bu kötümserliğin arkasında, COP26'ya katılan devletlerin uzun dönemli vaatleri ile önümüzdeki on kritik yıl gibi bir kısa dönemde yapacakları arasındaki farklar yatıyor. Zirvenin, birçok yorumcuya, Aziz Augustin'in ünlü, "Tanrım beni iffetli yap... Ama henüz değil" duasını anımsatan, "Sıfır karbon, metan gazı, sıfır ormansızlaştırma... Ama henüz değil" sonucu dünyamızın geleceği açısından tam bir felaket senaryosuna işaret ediyordu.[59]

      Bunun kanıtlarından birisi Glasgow'daki İklim Zirvesi'nin ikiyüzlü kararlarıydı. Örneğin "Hindistan liderliğindeki fosil yakıt kanadı, anlaşmanın 'kömürden ç

  Bu yazı 9250 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım