Kızılbaş Alevilik, Dağla Konuşan, Suya Niyaz Eden Bir Doğa İnancıdır
Mehmet Ali DEMİRİnanç vardır; kitaptan okur. Bir de inanç vardır; toprağın göğsüne kulağını dayar, kurdun Kuşun sesinde sırrı arar, suyun gözesinde hakikati görür. Kızılbaş Alevilik, işte tam da bu ikinci yoldur. O ne yalnızca bir inançtır ne de sadece bir kültür: O, yaşamın ta kendisidir; doğanın diliyle konuşan, canla canı eş gören, zalime başkaldıran, mazlumun omzuna el veren bir direniş halidir.
Bizim niyazımız sadece göğe değil, yere de yöneliktir. Ulu dağlara, kutsal taşlara, bin yıllık ulu ağaçlara… Biz, kurdu da biliriz, kuşu da. Kızılbaşlık; dağdan gelenin yolunu gözleyen, taşın sessizliğinde hakikati duyan, suyun serinliğinde hakkı bulan bir varoluş biçimidir. “Ya Hakk, ya Hızır” diyerek sabah güneşine, akşam ayına teşekkür etmeyi biliriz. Çünkü biliriz ki varlık bir bütündür. Tümü, hakkın tecellisidir.
“Ben” demeyiz, “Biz” deriz. Varlığın birliğine inanırız. Her can bir halkadır zincirde. Her nefes, hakkın nefesidir. Kurdun kaptığı kuzuda da hakkı görürüz: “O da yaşamak ister” deriz. Ne kimseyi küçümseriz ne de kimseye taparız. Tüm varlık, birbirini tamamlar. İşte bu yüzden Kızılbaşlıkta her şey yerli yerindedir; kutsaldır doğa, kutsaldır can.
Tarihten bugüne, Kızılbaşlar hep zulme karşı durmuş, mazlumun yanında yer almıştır. Pir Sultan gibi dara durmuş, Nesimi gibi derisi yüzülürken “En-el Hak” demekten geri durmamıştır. Çünkü biliriz ki hak, yalnızca sözde değil; duruşta, direnişte, yaşamın kendisindedir. Bizim nefeslerimiz, suskun direnişin çığlığıdır; semahlarımız, yeryüzüyle gökyüzünü birbirine bağlayan görünmeyen köprülerdir.
Peki ya bugün?
Dün lokmasını paylaşanlar, bugün lokmaya göz dikti. Düne kadar “talip rızası olmadan lokma yenmez” diyenler, bugün halkın alın teriyle kurulu sofraları beğenmez oldu. “Yol ehli” olduklarını söyleyenler, iktidar kapısında post kapma yarışına girdi. Diline “ya Hak”
deyip yüreğinde mala, mülke, güce secde edenler çoğaldı. Posta değil, posta giyene, makama, siyasete, mala-mülke niyaz edenlerin sayısı arttı.
Hakkı, doğayı, emeği, alın terini değil; gösterişi, gücü, takiyeyi seçtiler. Pir’in, Mürşid’in halkın içinden yükseldiği o ulu dağların yerini, ekranlar ve lüks salonlar aldı. Ama bilsinler ki; yol, elbise değil ki giyilsin, posta oturmakla olmaz. Yol, önce gönülde yanar, sonra cem olur. Yol, lokmayı paylaşmakla olur, emeğe kıymet vermekle olur, mazlumun feryadına ses olmakla olur.
Bizim hakkımız saklıdır bir gül cemalde. Ne uzaklarda ararız ne de göklerde. İnsan insana aynadır. Biz, Hakk’ı dostun gözünde görür, sevgiyle büyürüz. Semah dönerken dünya döner bizimle. Çerağ uyandırırken biz, sadece bir mum yakmayız; içimizdeki karanlığa karşı bir isyan, bir ışık uyandırırız.
Ve deriz ki:
Ey doğa, ey dağ, ey taş, ey kurt, ey kuş,
Sen bizim inancımızsın.
Ey alın teri, ey lokma, ey rıza, ey yol,
Sen bizim kıblemizsin.
Ve ey zalime karşı dimdik duran yürek,
Sen bizim kitabımızsın.
Aşk ile…
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













