Acı, Irk ve Sınıra Sığmaz
Mehmet Ali DEMİRAvusturya’nın Graz kentinde yaşanan trajedi, sadece bir katliam değil; aynı zamanda Avrupa’nın büyüyen karanlığına da ayna tutan bir kırılma anıdır. Henüz ömürlerinin baharındaki 10 gencin, bir okulda silahla katledilmesi yalnızca silahlı şiddetin değil, toplumların ruhsal çözülmesinin de işaretidir. Olayın hemen ardından gittiğimiz okul çevresi siren sesleriyle çalkalanıyor, çaresizce dolanan anne babaların çığlıkları havada asılı kalıyordu.
İçlerinden biri, Türkiye kökenli bir baba, gözyaşları içinde yere yığılacak gibiydi. “Kızım okuldaydı, telefona ulaşamıyorum,” dediğinde kelimeler yetersiz kaldı. Kendisi gibi onlarca aile, çocuğunun yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalışıyordu. Kapalı spor salonunda, ellerinde çocuklarının sınıf bilgileri yazılı kağıtlarla bekleyen anneler, babalar... Salondaki herkesin gözlerinde aynı soru: “Acaba o listede benim çocuğum var mı?”
Bu korkunç saldırının ardından ortaya çıkan bir diğer trajedi ise toplumsal tepkilerdi. Sosyal medyada hızla yayılan “Yabancılar dışarı!” paylaşımları, bu acı olayın bile ne denli hızlı araçsallaştırıldığını gösterdi. Spor salonunda bulunanların çoğu göçmen kökenliydi ve çoğu aynı şeyi birbirine fısıldıyordu: “Saldırgan yabancı mıydı?”
Oysa saldırgan yerli ya da yabancı olmasının bir önemi olmamalıydı. O bir insanlık düşmanıydı, bir katildi. Ancak yaşadığımız çağ, gerçeklerin değil algıların daha çok konuşulduğu bir çağ haline geldi. Özellikle son yıllarda Avrupa’nın dört bir yanında artan aşırı sağ politikalar, yabancı düşmanlığını gündelik hayatın bir parçası haline getirdi. Müslüman ya da göçmen kimliği, artık potansiyel suç unsuru gibi görülüyor. Bu da, toplumsal güvenin yerini yaygın bir paranoyaya bırakmasına yol açıyor.
Avrupa'daki birçok ana akım medya organı, bu tür olayları verirken bilinçli ya da bilinçsiz biçimde göçmenleri hedef haline getiren bir dil kullanıyor. Failin dini, kökeni, etnik kimliği manşetlere taşınıyor. Oysa beyaz bir yerlinin işlediği benzer bir suça dair haberlerde saldırganın sadece "şiddet geçmişi olan yalnız biri" olduğu belirtiliyor. Bu çifte standart, ayrımcılığın kurumsallaşmasına hizmet ediyor.
Avrupa’daki siyasi atmosfer de bu kutuplaşmayı körüklüyor. Aşırı sağ partiler, “güvenlik” ve “entegrasyon” adı altında yabancı düşmanlığını meşrulaştırıyor. Ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik gibi sorunların gerçek nedenleri sorgulanmak yerine, faturası göçmenlere kesiliyor. Oysa bu dünya hepimize yeter. İnsanları birbirinden ayıran ne din, ne dil, ne de renk olmalı. Gerçek sorun, kapitalist sistemin açgözlülüğünde, adaletsizliğinde ve tahakkümünde yatıyor.
Bu trajediyi yalnızca şiddetin kendisiyle değil, onu çevreleyen toplumsal yapılarla birlikte ele almalıyız. Katledilen o gençlerin ismi, kimliği, etnik kökeni ne olursa olsun, onların kaybı hepimizin kaybıdır. Bugün bir okulda olan, yarın bir parkta, bir pazarda, bir metroda olabilir. Ve hedef gösterilenler arasında biz, çocuklarımız ya da dostlarımız da olabiliriz.
Bu yüzden yalnızca yas tutmak yetmez. Irkçılığa, faşizme, ayrımcılığa karşı hep birlikte ses çıkarmalıyız. Çünkü yaşadığımız topraklar sadece bize ait değil. Ağaçların, hayvanların, dağların ve gelecek nesillerin ortak yurdudur bu dünya.
Daha adil, daha insani, daha sınırsız bir dünya dileğiyle…
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













