|
Adana'da polis içindeki bir çetenin güpegündüz Furkan Vakfı üyelerine saldırması ve uluorta işkence yapması hala tartışılıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bile polisin orantısız güç kullandığını itiraf etmek zorunda kaldı ve Adana valiliğinin soruşturma başlattığını söyledi. Oysa polisin bu işkence cüretini ondan aldığını çok iyi biliyoruz. Polise, "suçlunun bacağını kırın, suçu bana atın" diyen o değil miydi? Şimdi niye polis sorgulanıyor ki? Sorguda, "Sorumlu İçişleri Bakanı'dır" dese haksız mı?
Hukukçu Ayhan Erdoğan, Birgün Gazetesi'ndeki söyleşisinde bu polis şiddetinin arkasında "tarikatlar çatışması" olduğunu söylüyor. Bu tez doğruysa Emniyet içindeki bir tarikat, hükümeti desteklemeyen bir tarikat aleyhine devlet gücünü kullanıyor demektir.
Güvenlik bürokrasisini en iyi bilen muhabirlerden Tolga Şardan, emniyet içinde Cemaat'ten boşalan kadrolar için tarikatlar arasında kıyasıya bir kavga yaşandığını daha üç yıl önce haber vermiş, Menzilcilerin etkisinin güçlü bir şekilde hissedildiğini söylemişti. Bu kavganın sokağa dökülüşüne tanık oluyoruz bugün...
Diyarbakır'da Newroz kutlamalarını izleyen bir gazeteci ile konuştum: "Karşımızda iki farklı devlet vardı adeta" dedi. Polislerin bir kısmı özel olarak olay çıksın diye provokasyon yaparken diğerlerinin onları ve kitleyi yatıştırmaya çalıştığını anlattı.
Bu da önemli bir ipucu... Emniyet'e yerleştirilmiş şeriatçı çetelere, güvenlik bürokrasisi içinde bir direnç olduğunu gösteriyor. İktidar değişir değişmez, ilk yapılması gereken işlerden biri, polisten tarikatları temizlerken liyakatli kadroların önünü açmak ve güvenilir bir güvenlik örgütü yaratmak olmalıdır. Bunu da, failin bacağının kırılmasını emreden bir işkenceci değil, polisin görevinin suçluyu cezalandırmak değil, yakalamak olduğunu bilen ve emniyet teşkilatına ona göre yön veren, aklıselim bir bakan yapabilir.
|