|
Nihayet Erdoğan, aradığı gerilim hattını Fransa ve Almanya'da buldu.
Fransa'da El Kaide yandaşı bir Çeçen militanın, bir öğretmenin kafasını kesmesi, ülkede radikal İslam korkusunu ve laiklik hassasiyetini büyüttü.
Ardından Almanya'da bir camiye, Covid yardımında dolandırıcılık yaptığı suçlamasıyla operasyon düzenlendi.
Bu iki gelişme üzerine Erdoğan, Fransa ve Almanya'yı, "İslam düşmanı" ilan etti ve "Avrupa faşizminin yeni bir safhaya geçtiğini" söyledi.
Belli ki "İslam elden gidiyor" vaveylası ile düşme eğilimine giren oylarını ve sadece Türkiye'de değil, İslam dünyasında da aşınan imajını tekrar toparlamaya çalışacak.
Bildiğimiz Erdoğan... Fransa, elçisini geri çağırdı. Dünkü Alman basınında, "Biz neden Fransa gibi yapamıyoruz" diyen yazılar vardı.
Hristiyan-Müslüman gerginliğinin, daha genelde Doğu-Batı kutuplaşmasının, her türden gerilim ve kutuplaşma gibi sadece radikallere yarayacağını akılda tutmak gerekiyor. Oysa ezici Müslüman nüfusuyla laik bir Türkiye, bu gerilimin ateşlenmesinde değil, yatışmasında tarihsel bir rol oynayabilirdi.
Düşünsenize; Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nin, nüfusunun çoğu Müslüman olan tek üyesi olduğunu... İslam dünyasındaki dini hassasiyetleri orada muhataplarıyla tartıştığını... Sonra yönünü doğuya dönüp oraya fikir özgürlüğünün, demokrasinin öneminden söz ettiğini; gelişmenin dinamiğinin bağnazlık ve otoriterlik değil, çoğulculuk ve laiklik olduğunu anlattığını...
Bunu İslam coğrafyasında yapabilecek başka ülke var mı?
İran mı? Lübnan mı? Cezayir mi? Suudi Arabistan mı?
Sadece Türkiye'nin böyle bir şansı, ayrıcalığı, konumu var.
"Vardı" demek istemiyorum; çünkü toplum, özellikle son 10 yılda yoğunlaşan dinci dayatmaya rağmen laikliğe, demokrasiye, fikir özgürlüğüne sahip çıkmayı sürdürüyor.
Bu hırçın dış politika, bu bağnaz söylem, bu nefret politikası sona erdikten sonra Türkiye, Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa, İslam'la, diğer dinler arasında barış için oynayabileceği tarihsel role soyunabilir, soyunmalıdır, soyunacaktır.
|