DÊRSİM DE ANADİLİN İNANÇ VE KİMLİKLE İLİŞKİSİ...

 Tarih: 01-11-2019 13:30:16
 DÊRSİM DE ANADİLİN İNANÇ VE KİMLİKLE İLİŞKİSİ...
“Raa Heqiye anadil ile sürdürülen bir inanç sistemidir. Raa Heqiye, genel Alevilik tanımlamasında Dêrsim Aleviliğinin adıdır ve diğer bir ifadeyle ‘kırmanc’ olma halidir.”

Dil, kimliğin oluşmasında her çağda çok önemi bir yere sahiptir. Kuşkusuz bundan sonra da bu yerini koruyacaktır, fakat Dêrsim’de kimlik oluşmasında ‘Raa Heqiye’’de bir o kadar önemlidir. Çünkü Raa Heqiye anadil ile sürdürülen bir inanç sistemidir. Raa Heqiye, genel Alevilik tanımlamasında Dêrsim Aleviliğinin adıdır ve diğer bir ifadeyle ‘kırmanc’ olma halidir. Raa Heqiye, İslamiyetin yanında pek çok kadim inançtan da etkilenmiştir. Raa Heqıye de Zerdüştlük, Mazdeizm, Şamanizm, Ezidilik, Musevilik ve Hırıstiyanlık değerleri de önemli bir yer tutar. Raa Heqıye de Tanrıya tabiat güçleri üzerinden yakarış da önemli bir yere sahiptir. Örneğin Ezidilik inancında olduğu gibi Dersimin yaşlıları, her sabah güneş çıkınca, yönünü güneşe döner ve dua ederler. “Ya Tija homete/To bê comerdiye/ Ravêr can u roy de/Wayê u bırawu de /Ded u derezay de/Xal u werezay de/Dar u kemeri de /Vergê yavani de/Dıma ki az u uzê mayê neçaru de.”

 

Raa Heqıye yalnızca Sünni-İslam dan farklı değil, aynı zamanda Bektaşilikten de farklı özellikler taşır. Nitekim 1914 yılında Erzincan-Dêrsim gezisi sırasında Hace Bektaş postnişini Cemaleddin ÇELEBİ, Raa Heqi üyeleri için; “…hepsi kürd olmuşlar ve akıl-mantık dışı bir din meydan çıkarmışlar” diyebilmiştir.

 

Dersimlilerin çoğunluğu kendilerine kırmanc, yaşadıkları yere ise kırmanciye derler. Kırmanc kelimesi, Kırmancca(Zazaca) konuşan Alevi-Kürtlerin Dêrsim’de ve Erzincan’da kendilerini tanımlarken kullandıkları bir ifadedir. Bu yöre için sünnilik, Türklükle eşdeğerdedir. Kırmanclar kendilerinden olmayan bu kişelere ‘tırk’ derler.

 

Dêrsimlilerin önemli bir kısmı dil- inanç ilişkisini vurgularken ;“Zonê ma zonê Xızıri yo”yani; ‘dilimiz Hızır’ındilidir’ derler. Xızır ile ilgili bütün anlatılarda Xızır anadil ile imdada yetişen ya da görünendir. Dêrsimliler, Raa Heqıye üzerinden hakikat kapısını simgelemek amacıyla, “Hardo dewres asmeno kêwe” ifadesini pekçok duanın önüne koyarlar. Bu kapıda en önemli figür,’wayir’dir. Bu alanda ‘wayir’den sonra gelen en önemli figür ise Xızır’dır. Raa Heqiye de tanrının emrinde başka wayirler de vardır. Bunlar; wayirê jiyar u diyaru, wayirê hardo dewres u asmeno kêweyi, wayirê çêyi, wayirê dareni, wayirê malu, wayirê tayr u turi vb. Wayirin yanında onun insanlarla ilişkilerini düzenleyen Xızır, Kureyş, Munzur Bava, Bava Duzgın, Bava Mansur, Şix Hemed, Sey Savun, Dewres Eylas, Dewres Gulavi, Dewres Gewır, Sarı Saltık, Axwuşên gibi ulu kişiler de bulunur. Bu ulu zatların bulundukları mekanlar ‘hewz’ olarak ifade edilir ve Dêrsimli Aleviler için bu mekanlar kutsal sayılır. Hemen her evde bu ziyaretlerden getirilen ve adına ‘teberik’ denilen kutsal taş, çubuk, toprak bulunur ve sularından içilirdi. Teberik evin en temiz ve en özel yerine çoğunlukla da yüksek bir yere temiz bir beze sarılarak muhafaza edilirdi. Önlerinde ‘çıla’ dediğimiz yağlı bez yakılır ve duayla niyaz edilirdi. Teberikler yılın belirli dönemlerinde yerlerinden alınarak temizlenirdi. Kuşkusuz bütün bu dinsel ilişkilenme anadil ile yapılırdı.

 

1828-1895 yılları arasında yaşayan Ermeni asıllı Andranik, Dêrsim üzerine yazdığı notlarında bugüne ışık tutabilecek tanımlamalarda bulunmuştur. Kitabın da Dêrsimli Alevileri; ‘Kızılbaş’ olarak tanımlar. Dêrsimlilerin etnik kimliklerini; Kürt, konuştukları dile ise; Kırmancca(Zazaca)-Kurmancca ayrımı yapmadan doğrudan ‘Kürtçe’ der. Dêrsimlilerin inançlarını tanımlarken, dinlerinin; eski inançlar ve tabiat üzerinden ortaya çıkan yeni bir inanç olduğunu, sünnet geleneğine sahip olduklarını, ramazan orucu tutmadıklarını, Hızır inancının Dêrsim’de çok baskın olduğunu ve adına oruç tuttuklarını, ruhun hayvanlar aracılığıyla yeniden dünyaya döndüğüne inandıklarını, güneşe, aya ve yıldızlara hürmet ettiklerini, ahiret kardeşliği kavramını yürürttüklerini, sözlerine sadık olmaya çok değer verdiklerini, kadınlara değer verdiklerini, misafire çok fazla değer verdiklerini, bêbext olan kişilere düşmanlık ettiklerini, kahramanlık ve yiğitlik kavramlarını çok önemsediklerini ifade eder.

 

“Uygarlığı olmayan halkın tarihi karanlıktır”, diye bir ifade var. Bu sözün bilincinde olan ve bizleri uygarlıksız bırakmak isteyen sömürgeci egemen zihniyet sahibi devletlere, Selçuklulardan 1937-38’e kadar Dêrsim’e tam 11 büyük sefer düzenlemişler. Elbette temel amaç; Dêrsim’de bulunan çok uluslu, çok kimlikli ve çok inançlı uygarlığı yok etmekti. Bunu maalesef kısmen 1937-38 soykırımı ile başardılar. Bu durumun elbette birinci dereceden sorumlusu; devlet ve onun izlediği tek tipçi Sünni-Türk asimilasyonudur.

 

İttihat ve Terakki’den M. Kemal’in devr aldığı bu miras, Köy Kanunu ile köylere camileri zorunlu kılmış, Şark Islah Planı ile anadilin konuşulmasını yasaklanmış, Tekke ve Zayiyelerin Kapatılması Kanunu ile Alevilerin yollarını sürdürmelerini engellenmiş, hatta 1930 da dönemin iç işleri Bakanı Şükrü KAYA’nın isteği ile Alevi Sazı ve deyişleri bile yasaklanmıştır. Yani Osmanlı dönemindeki toplu katliam, Türkiye Cumhuriyeti döneminde katmerlenmiş, katliam artı asimilasyon olarak devam ettirilmiştir.İsmet Paşa tarafından 1935 yılında çıkarılan Tunç-Eli Kanunu ile Dersimli Kürt-Aleviler yeniden imha sürecine maruz bırakılmışlardır. Nitekim bu dönemde yapılan operasyonların genel adı da Tunçeli konulmuştur.

 

1937-38 soykırımında halkımız hem inançsal ve kimliksel yönden çok büyük acılara maruz bırakıldı. Katledilen yaklaşık 70 bin insanımızdan sonra, geride kalanlar da inançsız ve kimliksiz bırakılmak istendi. Sürgüne gönderilenler, gittikleri yerlerde en ağır koşullara ve hakaretlere maruz bırakıldılar. Sürgünden kurtulanların çocukları yatılı bölge okullarına doldurularak dilsel, kültürel ve inançsal her türlü asimilasyona ve yabancılaşmaya maruz bırakıldılar. Yaklaşık yarım asır belleksiz bırakıldılar. Bu durumu tamamlayan son hamle ise; 1994 yılında atıldı. 14 Ocak 1998 tarihli Meclis Araştırma Komisyonu Raporuna göre; 1994’te 183 köy ve 823 mezra bolatılmış, buradan göç ettirilenlerin toplam sayısı da 40933 kişi olmuştur. Devlet, bugün yaptığı ve yapmayı planladığı barajlar ile son kırıntıların da peşine düşmüştür. Maalesef bizler bunu söylediğimizde terorist, bölücü ve vb. itham edilirken, bunu yapanlar kahraman ya da ‘iyi çocuklar’ oluyorlar. Bu yönüyle Dêrsimli olmak, bu kötü kaderi değiştirmek iddiasında olmaktır. Dêrsimli olmak, kendisine dayatılan kimliksizliği reddetmektir.

 

Dersimlilerin bir kısmı bugün, ‘asıl müslüman biziz’ ya da ‘asıl Türk biziz’ gibi ifadeler kullanabiliyorsa- ki bunların arasında Dêrsim milletvekili dahi var- devletin Dêrsim’de kısmen başarılı olduğu sonucuna ulaşabiliriz. İmha siyaseti yüzyıllar boyunca katliamları doğurmuştur, fakat asıl tehlike maalesef bugünkü durumdur. Çünkü imha siyaseti yok oluşu doğuramamıştır, fakat asimilasyon politikası bazı Dêrsimliler üzerinde kimlik kaybına yol açabilmiştir.

 

“Zonê ma itiqatê ma wo” yani;‘dilimiz kimliğimizdir’,diyoruz fakat bu cümle bile, bugün bazı Dêrsimliler için uzak bir geçmiş gibi geliyor. Cem evinde cem ve cenaze erkanı yürütülürken anadil kavramını, kadim dua ve ziyaret yakarışlarını maalesef göremiyoruz. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Dêrsim’de de Alevilik, yani Raa Heqıye yaşanılır olmaktan uzaklaşarak, yavaş yavaş efsaneleşmeye başlamaktadır.

 

Dêrsimlilerin sıklıkla kullandığı biçimiyle “Zonê ma kamiya ma wa” yani ; ‘dilimiz kimliğimizdir’ ifadesi maalesef pek çok yerde olduğu gibi Dêrsim’de de gerçek hayattan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Bugün maalesef hem dil-kültür ilişkisi yönüyle, hem de inanç yönüyle Dêrsim’deki asimilasyon ve erezyon devam ettirilmektedir. İnsanlarımız anadillerini konuşmuyor, sadece popüler kültür tuzağıyla, anadillerini şarkılarda dinliyorlar. Bu da elbette önemlidir, fakat yeterli değildir. Dedelerimiz, ninelerimiz anadilleri ile bir yaşam sümüş ve ibadetlerini her aşamada anadilleri ile yürütmüşlerdir. Pirler ve dedeler venga heqi dayene(cem) anadilleri ile yürütmüşler, niyazlarını(lokmalarını) anadillerinde yaptıkları dualarla dağıtmışlardır. Musahiplik(yol arkadaşlığı), kirvelik törenlerini anadilleriyle yürütmüşlerdir. Kurbanlarını anadillerinde yaptıkları dualarla adamışlardır. Oruçlarını anadillerinde yaptıkları dualarla açmışlardır. Rozê Xızıri, gêrma imamu, medax dayene, samiya merdu dayene, xêrê merdu dayene, hewla dayene, çewres vetene, zenge mezele pırodayene, roze vetene, niyaz vılakerdene, Gaxan’ı, Newrozê Martiyi başta olmak üzere, diğer tüm inançsal ve şenliksel değerlerini de anadillerinde sürdürmüşlerdir.

 

Maalesef bugün her alanda olduğu gibi, anadilde yapılan Raa Heqıye Cemleri’ de eskiye dair olma yolundadır. Dil-inanç yabancılaşması gün geçtikçe artmaktadır. İnancın sürdürülebilmesi açısından anadil kuşkusuz hayati bir öneme sahiptir. Dêrsimin büyük şairi Sey Qaji devletin Dêrsimin diline, inacına ve kültürüne yönelimini; “Dewrê Tazminati/Dewrê hurati/Dewrê Cumrati/Pêro ki mı di/ Bara ma rê bi tertele u afati”, diyerek durumu özetlemiştir. Özellikle dil-eğitim, dil-inanç ilişkisi noktasında devletin ceberrutluğu belirleyicidir. Fakat sosyal hayatta (kız isteme, nişan, düğün, komşu ziyaretleri, hasta ziyaretleri vb.), ticarette, iş yerlerinde, evde yapabilecek şeylerimiz olmasına rağmen yapmadıklarımız da var. Bu nedenlerledir ki Unesco tarfından kaybolma tehditi altında olan diller arasında Kırmancca(Zazaca) da gösterilmektedir.

 

Böyle giderse anadil ve Raa Heqıye maalesef maziye dair olacaklardır. Bu durumdan kuşkusuz en fazla çocuklarımız etkilenecektir. Bu etkiyi en aza indirgemek için elbette öncelikle kadınlarımızın anadilleri ve inançsal değerleri ile yeniden buluşmalarını sağlamamız gerekir. Kadınlarımıza bu yükleme, asla erkek egemen anlayış üzerinden, sorumluluktan kaçma olarak algılanmamalıdır. Tam tersine bu işi yalnızca kadınların yapabileceğine olan inancımdan dolayı belirtiyorum. Büyük şairimiz Sey Qaji bu durumla ilgili olarak; “Vas koka xo ser reweno/Tayr zonê xo ra waneno/Kamo Aslê xo yınkar keno/Toz erzeno reça xo sono” , diyerek durumun önemini özetlemiştir. Bugün maalesef gençlere takip edecekleri o izi bırakmakta zorlanıyoruz.

 

Bugün ödenen bedeller sonucunda devlet, hem inanç hem de dil yönüyle bazı şeylere müsaade etmek zorunda kalmıştır. Fakat hala ne anadile, ne de inancımıza anayasal bir tanımlama getirilmemiştir. Örneğin; cemevleri hala yasal statüye kavuşturulmamış, 1982 anayasasının 42.maddesi ile anadil yasağı eğitim-öğretimde devam ettirilmektedir. Devlet ve hükümetin tavrı mehter takımı gibi iki ileri bir geri tavrıdır. Kuşkusuz bu tavrı aşacak olan halkımızdır. Verilen mücadele ve ödenen bedeller elbette başarıya ulaşacaktır. Bizlere düşen tam da bu bedellere saygılı bir şekilde inancımızı ve anadilimizi koruyarak sonraki kuşaklara taşımaktır. Anadilde eğitim mutlaka gerçekleşecektir. İnacımızı anadilde yürütmek ise biraz bizlerin çabalarına bağlıdır. Tam da bu noktada bize düşen, cemlerimizi anadilimizle yürütmek, davetiyelerimizi anadil ile yazmak, düğünlerimizi anadilimizde yapmak, cenazelerimizi anadilimizde kaldırmak, ticaretimizi anadilimizde yapmak, çocuklarımıza anadillerinde isim koymak, mezar taşlarımızı anadilimizle yazmak, bayramlarımızı Gaxan, Newrozê Marti vb. anadilimizde kutlamak, kısaca anadilde bir yaşam sürdürmektir.

 

Daimi DOĞAN

 

Etiketler
  Bu haber 6296 defa okunmuştur.   Editör: Haber merkezi   Kaynak: Welg medya haber

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

  FACEBOOK YORUM Yorum

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım