Umut ŞENER

ÖRGÜTLENMEYE DAİR

Umut ŞENER
  06-06-2023 08:27:00

Seçimler geride kaldı. 14 Mayıs’ta cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimi, 28 Mayıs’ta ikinci tura kalan cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve 29 Mayıs sabahı da aynı ülkeye uyandık hep beraber. Kapıda bekleyen zamlar, seçim arasında ertelenen baskılar vs de cabası…

Seçim sonuçlarına ilişkin kapsamlı, akademik, bol verili değerlendirmeler yapıldı, yayımlandı. Türkiye’de ‘yoksulluk uzmanı’ olarak bilinen tek tek isimlerden, Washington Post’a kadar çeşitli mecralarda onlarca yazı yazıldı. Benim gözüme en çok çarpan yoksulluk oldu. Yoksulluk değerlendirmelerde sonucu belirleyen temel dinamik olarak ele alınmış genel olarak.

Şu açık, Türkiye halkları yoksul, hatta açlık sınırında yaşayanlar giderek artıyor, açlık sınırının altında olanlar da öyle… Bu bilgi tespitin doğruluğunu, kaynağın yoksulluk olduğunu gösteriyor.

Fakat bu değerlendirmelerde olmayanın çözüm önerisi olduğu da açık. Marksizmin açlığa, yoksulluğa karşı bir mücadele pusulası olmasını da belirleyen meşhur 11. Tezin yokluğu yani… (“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa asıl mesele onu değiştirmektir.” K. Marx)

Seçim sürecinde kof bir söylem olarak yaratılan “değişim” beklentisi boşa düşü(rülü)nce; ilk iş suçlu aramak, ilk yapılan en güçsüz sayılana vurmak oldu. Her seçimin suçlusu yoksullar olarak görülüyor, bu kez en yoksul hatta her şeyini kaybetmişler suçlu! Evet, Türkiye’nin, bu son seçimlerde yaşanan onca rezilliğe ek olarak, tarihine yazılan afetzedeye kızmaktan söz ediyorum. Kızmak değil kızabilmek aslında sorguladığım! Nasıl? Ne hakla? Neye dayanarak?

6 Şubat depremlerinden bugüne tam 4 ay geçti. Afet bölgelerinde yaşananları, afetten etkilenen 15 milyon kişinin yaşadıklarını ayrıntılandırmayacağım, seçim başlığı altında bunu yapmak istiyorum bu kez.

Deprem olduğunda, iktidara yönelik eleştirilere ek olarak ortaya atılan iddia “depremle geldiler, depremle gidecekler…” olmuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan; felsefi olarak birbirine zıt iki kavram olan “arzu”(seküler) ve “helalleşme”(uhrevi)yi aynı cümlede kullanarak depremin yaşandığı illeri dolaştı.

Seçime muhalefet olarak giren Millet İttifakında; halkın gündeminden uzak siyasi tartışmalar, masa blöfleri vs yaşandı.

Seçim tarihi ilan edildi.

Halklarımız açısından geleneksel yas günü olan 40. günde eylemler yapıldı. “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok” sloganı eylemlere damga vurdu.

Seçim ittifakları, protokoller, apolitik söylemler, burjuva düzeniçi siyasetine özgü didişmeler, küsmeler, barışmalar yaşandı…

1 Mayıs, en kapsamlı sınıfsal mücadele günü olma niteliğinden çok uzak bir biçimde, adeta seçim mitingi gibi ele alındı. Deprem kaynaklı sorunlar ve talepler yok denecek kadar az yer buldu alanlarda.

14 Mayıs’ta, halkların tüm umutlarını yönlendirdikleri ve biraz dikkatli bakınca ne olduğu baştan belli olan sandıktan ‘muhalefet’ hüsranla çıktı. Başka hiçbir sorun yokmuş da bu kayıp onların yüzünden yaşanmış gibi bir algı yönetimi üzerinden; Cumhur İttifakına oy vermeyen çok büyük bir kesim depremzedelere kötü sözler etti, hakaret, aşağılama 28 Mayıs’a kadar devam etti. 28 Mayıs’tan sonra ise, varlığını AKP karşıtlığı üzerinden tarif eden bu kesim seçime dair tüm değerlendirmelerini depremzedeleri baz alarak yaptılar. Kin, kötülük, kibir ortalığı sardı.

Tüm bunlar yaşanırken de deprem bölgelerinde çadır, su, ilaç, hijyen, güvenlik gibi sorunlar ilk günkü yakıcılığı ile yaşanmaya devam etti.

Görülen o ki; umutlanmaya değil, somut çözüme ihtiyacı var afetzede halkın. Olup olmayacağı belli olmayan bir vaadin peşine takılmak çok lüks bir tercih bu koşullarda. Eldekini korumaya çalışmaksa, böyle zamanlara dair birçok sosyolojik, psikolojik, politik metinde, gösterileceği kesin diye belirtilen bir davranış.

Arama-kurtarmanın usulünce yapılmamasının sancıları sürüyor. Kayıplardan, alınamayan cenazelerden tutalım da, halk sağlığı sorunu haline gelen enkazlara kadar her şey aynı.

Sağlıklı ve güvenli barınma hakkını da içeren yaşam alanlarının yokluğuna ek olarak, sinek, böcek, yılan, akrep birçok yeri sarmış durumda. Tuvalet, banyo yok!

Maraş’ta geçici olarak tanınan ücretsiz ulaşım hakkı uygulamasına son verildi.

 Birçok ilde 6 Şubat sonrasına ait ve ödenemez miktarlarda elektrik, su faturaları yazıldı.

 Engelli bir çocuğun tekerlekli arabası çalındı. Çadırlarda taciz, tecavüz, fuhuş baş gösterdi.

Depremden sonra ilan edilen OHAL ve devamcısı kararnamelere dayanarak yapılan imar, iskân düzenlemeleri, “kamulaştırma” gibi çeşitli gerekçelerle gaspa-ranta dönüştürülmeye yüz tuttu.

Bir de genel memleket hali var. Birkaç örnek de onun için vermek istiyorum.

Jandarma GK’nın raporuna göre; suç patlaması yaşanıyor. Asayiş olayları, hırsızlık, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar ve şüpheli ölümlerde; sadece jandarmanın sorumlu olduğu alanlarla sınırlı olan sayılar bile çok yüksek!

Enflasyon yükselmeye devam ediyor. Temel ihtiyaç maddeleri başta olmak üzere kullandığımız her şeye günlük, haftalık zam geliyor.

Enerji Bakanlığı, 75’i deprem bölgesinde yaklaşık 500 maden sahasını ihaleye açtı.

 TÜİK yoksulluk ve çocuk yoksulluğuna dair verileri (2021 verileri) uzun zaman sonra açıkladı. Okula gidemeyen, yeterli beslenemeyen, temiz suya, uygun giyeceğe ulaşamayan çocuk sayısında ciddi bir artış var

Bu tablodan yola çıkarak şimdi deprem bölgelerini bir kez daha düşünelim. Hangisinden azade kılındılar? Yaşadıkları bu devasa yıkıma karşılık, özel durum gerekçeli bir hakları oldu mu? Karaborsa satılan ürünler, tefecilere borçlanmalar, üretici olanların ellerinden yok pahasına çıkarmak zorunda kaldığı emekleri var bunlara eklenmesi gereken.

Enerji Bakanlığı’nın ihaleye açtığı maden sahalarından 75’i deprem bölgesinde yer alıyor. Somut veriler bunlar.

Bu sorunların hiçbiri seçimle ortaya çıkmadı, seçimle çözülemeyeceğini de herkes biliyordu. Bu da somut bir diğer gerçek!

Seçim sonucu üzerinden bir sonuç çıkarılacaksa o da faşizmin yoksulluğu örgütlediğidir. Örgütlenen bu yoksulluk, bilinçli olarak yaratılan ve sürdürülen bir yoksulluk.

 Buna karşılık yapılması gerekense; ideolojik olarak da halkı ve halk düşmanlarını ifade eden, dayanışma ve yardım seçenekleri arasında tavrını netleştirmektir. Depremin ilk günüden beri yaşanan birçok eksikliğin temelinde bu ayrımın yapılmamış olması vardır.

Faşizmin tercihi net; onlar, yardım- hayır işleri üzerinden sürdürüyorlar faşist propagandayı. Depremden çok önce başlayan, sadaka kültürünü yaratan bir politik pratik bu. Bugün sızlanan, hakaret eden, pişmanlık, sitem gibi arabesk ruh hallerine bürünen kesimse bu netleşmeyi depremin olduğu günden bu yana sağlayamadı. Bu muğlaklık, sahadaki tüm pratiğe yansıdı. Öyle ki, yıkımın büyüklüğü karşısında yetersiz kalacak olsa da, dayanışma daha örgütlü, daha koordineli yürüseydi, yine de daha çok insanın ihtiyaçlarına cevap verilebilirdi. Halkın bu konuda gösterdiği duyarlılık üst seviyedeydi çünkü.

Faşizme terk edilmiş şehirleri, deprem konusunda doğru davranmış olsanız bile kazanamazsınız. O da yoktu, devrimcilerin demokratların yıllardır gitmediği yerler depremde de öylece kaldı. Gitmediğin bir yere sadece umut vaad ederek ulaşacağını sanma ahmaklığı, sonra da istediği olmayınca hakaret etme küstahlığı yaşandı işte. Bu kazanım isteniyorsa, çok daha köklü bir geçmişe dayanan, halkla iç içe organik- dinamik bir iletişim gerektirir oysa. Adıyaman, Maraş seçimle beraber faşist propagandanın hâkim olduğu yerlere dönüşmedi. Maraş’ta bu hakimiyet uğruna katliam bile yapılmıştı. Adıyaman’da Menzil’in tarihi onlarca yıl geriden başlıyor.

Türkiye’de halkın, devlet güvencesinde ücretsiz olarak tanınması ve kullandırılması gereken hangi hakkı var? Barınma, beslenme, sağlık, eğitim, ulaşım…? Paramız varsa, bir hakkın müşterisi olabiliyoruz ancak. Bu hakların kazanılmasına yönelik bir mücadelenin yokluğu ortadayken depremden sonra katmerlenen hak gasplarına çözüm üretmek tabii ki imkânsız olacaktı.

Bir şeylerin çözümünün sadece seçime havale edilmesinin, asıl kavgayı görmezden gelme/getirme çabası olduğunu düşünüyorum.

Seçimden bağımsız olarak, en başından itibaren hak temelli bir yaklaşımla ve bakış açısıyla ele alınması gereken deprem gündeminin yakıcılığını fark etmeye çağrı olarak yazıyorum bu satırları.

İktidarın, patronların kasalarına endeksli olarak yaratıp örgütlediği yoksulluğa karşı örgütlenmek zorundayız. Seçimin sonucunun gösterdiği de, depremin gösterdiği de budur. “Depremle geldiler, depremle gidecekler” bu yüzden bir hezimet cümlesi haline geldi. Depremle gitmeleri için sadece bunu tespit etmek yetmezdi, yetmedi. O gidişi kimse örgütlemedi.

Yoksulluk iktidara, faşizme örgütlenmiştir. Faşizme karşı hayatın her alanında dayanışmanın örgütlenmesi de bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm isteyenlerin görevidir. Halkla tekrar sağlıklı ve doğrudan bağlar kurmak bu konuda önceliklidir diye düşünüyorum. Türkiye halklarının mücadele deneyimleri, legal, illegal, barışçıl, askeri, demokratik yöntemler açısından çok zengin. Bu zenginlik, günün koşullarında moral güç olarak değerlendirilmeli ve güncel ihtiyaçlara cevap olacak pratik örgütlenmeli. Depremin yaralarına merhem olmak da, halklarımızın ihtiyacı olan ekmek, adalet ve özgürlük de ancak bu görev bilinciyle kuşandığımızda kazanılır. Haziran ayaklanmasında günlerce yankılanan “faşizme karşı omuz omuza” sloganına hayat vermenin bence tam zamanı şimdi.

Depremin dördüncü ayında, depremi yaşayan, etkilenen ve sahada olan dostları, kardeşleri, büyüklerimi, çocuklarımı; onlara karşı sorumluluklarımı hep aklımda tutarak, olanaklarımı öncelikle onlar için kullanma sözümün arkasında durarak; saygıyla, hasretle, muhabbetle sımsıkı kucaklıyorum.

  Bu yazı 3052 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım