Sibel ÖZBUDUN

KÖLELİĞE KARŞI MÜCADELENİN BİRLİĞİ İÇİN (YA DA “NE OLUYOR; NASIL; NE YAPMALI” MI?)

Sibel ÖZBUDUN
  06-09-2019 14:30:00

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Beklemeye tahammülü olmayan

hiçbir yolculuğa çıkmasın.”[1]

 

Günümüz yerküresi ve coğrafyamıza ilişkin soru(n)ları[2] konuşmak/ irdelemek/ kavramak için iki yoldan/ zeminden birisi reel-politika ise, diğeri de “11. Tez’in Ütopyaları”dır.

 

Biz ikinciden yanayız; ilkine de yabancıyız; Erich Fromm’un, “Unutmamak gerekir ki, dile getirmek istediğimiz ‘ütopik’ amaçlar, günümüz politikacılarının ‘realist’ tavırlarından çok daha gerçekçidir,”[3] saptamasındaki üzere…

 

Bunun yanında seçtiğimiz yolda/ zeminde, negatifleri öne çıkaran strateji ve yönelimlere “Hayır” diyoruz; çünkü kanımızca da, “Var olan her şey önemini, bir başka şeyi olanaklı kılmasına borçludur.”[4]

 

Ayrıca William Shakespeare’in ifadesiyle, “İyi olanların değil, iyi oynayanların dünyası”nda olduğumuzu ve “Bir insan kapana kısılmışsa ve seçme şansı yoksa, kapanın içini dekore etmeye girişir,” diyen John Steinbeck’in uyarısını “es” geçmeden; yanıtı “hazır” olanlardan çok, sorulmayanların en önemli soru(n)lar olduğu; acımasız gerçeğin her an karşımıza çıkıp, beklemedik biçimde biz(ler)e ne olduğunu gösterdiği asla unutulmamalıdır.

 

“Ne” mi demek istiyoruz? Alın size iki haber!

 

İlki “demokrasinin beşiği”nden(?!): “İngiltere’de hükümet tarafından yapılan parlamentoyu askıya alma talebi Kraliçe tarafından onaylandı. Muhalefet ise kararı darbe olarak niteledi…”[5]

 

İkincisi de “Barış” denilerek silahsızlandırılan bir coğrafyadan: “Kolombiya’da toprak reformu ve toplumsal eşitlik için 52 yıl silahlı mücadele verdikten sonra hükümetle anlaşarak silah bırakan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) yeniden silahlanma kararı aldı. FARC silahlı mücadeleye dönüş çağrısı yaptı. FARC’ın eski liderlerinden Iván Márquez silahlı mücadelede yeni bir dönemin başlayacağını ilan etti.”[6]

 

İki haber de şaşırtıcı değil; tüm “güzellemeler”e, “yalanlar”a, “manipülasyonlar”a rağmen sürdürülemez kapitalizmin yıkım dünyasının “normali”dir bunlar!

 

Theodor Adorno’nun, “İnsanın doğal çöküşünü bugün toplumsal ilerlemeden ayrı düşünmek mümkün değildir,” vurgusuyla, “Özgürlük hiçbir zaman verili değildir, her zaman tehdit altındadır. Mutlak belirlilik, her defasında da, özgürlük yoksunluğudur,” diye tarif ettiği bu tabloda “bilgi toplumu”, “elveda proletarya” gibi yaygaralara rağmen hâlâ artı-değer ve kapitalist sömürü dünyasında yaş(atıl)ıyoruz.

 

‘Oxfam’ verileriyle 2019 yılında yerkürede 62 kişinin serveti 3.5 milyar insandan fazlayken; dünya nüfusunun yüzde 1’inin geliri kalan yüzde 99’unki kadar olduğu tabloda kapitalist sermaye egemenliği ve sonuçları tüm yıkıcılığı ile dört yanımızı kuşatmış vaziyette.

 

İkiye bölünen dünya gerçeği küresel üretim ilişkilerini biçimlendirmektedir.

 

Bu dünyayı anlamak için sınıfsal perspektif dışında bir tutum söz konusu olamazken; anlamak yetmez, asıl olan değiştirmektir (Bu yolda liberal solculuk, reformizm ve demokrasicilik manipülasyondur.)

 

Örneğin, kadınların özgürlüğü ve ezilen ulusların kurtuluşu emeğin kurtuluşu için vazgeçilemez ve bu mücadeleden ayrılamaz.

 

Yani sınıflar gerçeğine yaslanmayan her şey nafile ya da beyhudedir. Çünkü “Sınıfların varlığı ve mücadeleleri nesneldir. Toplumsal-siyasal özne olmaya ise, kendileriyle başka insan toplulukları arasındaki farkı algıladıkları, sınıf kavramlarıyla düşünüp davrandıkları zaman başlarlar. Bu nedenle, sınıf kavramının kendisi en önemli sınıf mücadelesi araçlarından biri”yken;[7] sözü Karl Marx’a bırakalım:

 

“Sermaye... bir toplumsal üretim ilişkisidir. Bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumun üretim ilişkisidir…”

 

“Sermaye, ancak işgücü karşılığında değişilmek suretiyle, ancak ücretli emek yaratarak çoğalabilir. Ücretli işçinin işgücü, sermaye ile ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu gücü kuvvetlendirerek değişilebilir. O hâlde, sermayenin artması demek, proletaryanın artması yani işçi sınıfının artması demektir…”

 

“Ücretli işçi, ücretli işçi oldukça, yazgısı sermayeye bağlıdır. İşçi ile kapitalist arasındaki o kadar övülen çıkar ortaklığı işte budur…”

 

“İşçinin, sermayenin hızla büyümesinde çıkarı vardır demek, işçi başkalarının zenginliğini ne kadar büyük bir hızla çoğaltırsa, kendi payına düşen kırıntılar o denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı köleler yığını o denli artırılabilecek demektir ancak…”

 

“İşçi şu ya da bu kapitaliste değil, kapitalist sınıfa aittir, ve dahası, kendisini satmak, yani bu kapitalist sınıf içinden bir alıcı bulmak ona düşer…”

 

“İş gücü... ücretli işçinin kapitaliste sattığı metadır. Ama iş gücünün uygulanması, emek, işçinin kendi yaşam faaliyetidir, kendi yaşamının tezahürüdür. Ve işte, işçinin gerekli geçim araçlarını sağlamak için bir başkasına sattığı bu yaşam faaliyetidir...”

 

“Birikmiş emeği sermayeye dönüştüren tek şey, birikmiş, geçmiş, maddeleşmiş emeğin, dolaysız, canlı emek üzerindeki egemenliğidir…”

 

 “İşçi sınıfı için en elverişli olan koşullar, sermayenin olabilecek en hızlı büyümesi bile, işçinin maddi varlığını ne denli iyileştirirse iyileştirsin, kendi çıkarlarıyla burjuvazinin çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortadan kaldırmaz”ken;[8] işçi sınıfının ve mücadelesinin (yani kolektif proletaryanın) öneminin arttığı kavranmadan bu dünya (ve coğrafyamız) anlaşılamaz.[9]

 

Hem de yıllar öncesinden Adam Smith’in, “Nerede büyük mülkiyet varsa, büyük eşitsizlik var,” saptaması bugünümüze katlanarak uzanmışken ve ayrıca da, “Birdenbire olmuş gibi görünen şeylerin bile geçmişte çok derin kökleri veya uzun zamandır uyku hâlinde olan tohumları vardır,”[10] gerçeği karşımızdayken…

 

O hâlde sürdürülemez kapitalizmin XXI. yüzyıldaki “Büyük Buhran”ı, kolektif proletaryaya geniş ve çok katmanlı bir mücadele imkânı sunmaktadır; tabii işçi sınıfı eksenin de değerlendirilebilirse…

 

COĞRAFYANIN HÂLİ

 

Coğrafyamızın hâli pür melalini gözden kaçırıyor değiliz; ama vurguyu buna yapan(lar)a, Karl Marx’ın “Tarihi üreten onun kötü yanıdır” ya da Can Yücel’in “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” saptamalarını da hatırlatmadan geçmeyelim…

 

Ekonomi-politik gerçeklerde temayüz eden beşeri bir krizin ortasında debelenen coğrafyamızda Cumhurbaşkanı seçimiyle başlayan tek adam rejiminin 5 yıllık faturası raporuna göre, 5 yıl içinde milli gelir 202 milyar dolar eridi, enflasyon çift haneye çıktı, gerçek işsizlik 8 milyonu buldu, faiz arttı, TL değer kaybetti, mutluluk ve huzur oranları düştü.

 

Açımlayalım: Tek adamlık milletin aşını küçülttü. Tek adam parti devleti rejiminin inşasına hız verildiği 5 yılda milli gelir 202 milyar dolar eridi. 2013’te 950 milyar dolar olan milli gelir, 2019’un ilk üç ayında 748 milyar dolara indi. Kişi başına düşen gelir 2013’ten bu yana 3 bin 404 dolar eriyerek 9 bin 76 dolara indi. Türkiye 6 yılda milli gelir sıralamasında 4 basamak geriye düştü.

 

Enflasyon çift hanelere çıktı: 2013’in sonunda yüzde 7 civarında olan enflasyon oranı 2017’den itibaren çift hanelere yerleşti. 2017’de yüzde 11.9 olan enflasyon oranı 2018’de yüzde 20.3’e dayandı. Temmuz 2019 itibarıyla enflasyon oranı yüzde 16.7 oldu.

 

İşsizlik en ağır sorun oldu: 2013’de yüzde 9 olan işsizlik 2015’ten itibaren çift haneye çıktı. İşsizlik küresel krizden bu yana en yüksek seviyelere geldi. Resmi işsizlerin sayısı 4 milyonu geçerken, gerçek işsizlerin sayısı 8 milyona dayandı. Üniversiteli işsizlerin sayısı ise aynı dönemde 1 milyon sınırını aştı. 2013 sonunda her 100 gençten 16’sı işsizken, 2019 Nisan dönemi itibarıyla her 100 gençten 26’sı işsiz oldu.

 

Türkiye’nin borç yükü arttı: Kamunun, reel sektör şirketlerinin ve vatandaşın borçlarının toplamından oluşan Türkiye’nin toplam borçları milli geliri aştı. 2013’de her 100 liralık gelir karşılığında 98 lira borç varken, 2019’un ilk çeyreğinde her 100 liralık gelir karşısında oluşan borç 109 liraya çıktı.

 

Faiz arttı, TL değer kaybetti: Hazine’nin iç borçlanma faizlerini neredeyse üçe katladı. Türk Lirası’nın değerini eridi. 2013 ile 2019’un Ağustos’u arasında TL, ortalama kurlarla dolar karşısında yüzde 66, Avro karşısında yüzde 60 değer yitirdi.

 

Ayrıca ‘Uluslararası Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 50 basamak geriledi. 2014’te 59. sıradan 2019’da 109. sıraya düşüldü.

 

‘Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 2013’te 53. sıradayken 2019’da 78. sıraya geriledi.

 

Türkiye; ‘Küresel Mutluluk Endeksi’nde de 77. sıradan 79. sıraya gerileyerek 2 basamak; ‘Küresel Barış Endeksi’nde ise 134. sıradan 152. sıraya düşerek 18 basamak geriledi.[11]

 

Toparlarsak: Krizin doğrudan etkilediği ekonomideki “aşırı kırılgan”lıkla[12] paralel olarak, “Hem ‘içerde’ hem de ‘dışarda’, ‘hastamızın’ ciddi bir tehlike oluşturmaya başladığına inananların sayısı artar”ken[13] Türkiye’nin sermaye birikim modelinde büyük bir farklılaşma süreci yaşanıyor.

 

Bununla senkronize olarak coğrafyamızdaki rejim değişikliği ile birlikte devletin yeniden yapılandırılması gündemde. Bu -tartışılması gereken- yeni bir hâldir.[14]

 

Tartışmaya da sınıfların, onlarla bağlı olarak örgütlerin, grupların, ideolojik kümelenmelerin devletin yeni yapısı karşısındaki durumunu, tutumunu anlamaya çalışarak başlamakta yarar var. Ama önce şu soruya yanıt arayalım. Devlete ne oluyor?

 

Aslında bir şey olduğu yok. Devletin genel kapitalist karakterinde bir değişiklik söz konusu değildir. O her zamanki gibi gelip giden hükümetler aracılığı ile egemen sınıfın, varsa farklı fraksiyonları arasındaki, varsa çatışmaları denetim altında tutup, biçimlendirmekle yükümlüdür.

 

Coğrafyamızda devletin karakterinde bir değişiklikten değil, özellikle ideolojik olarak farklılık gösteren, zaman içinde güçlenmiş, yıllardır aralıksız hükümet etmiş bir fraksiyonun, partinin, devleti kendine göre yeniden biçimlendirmesinden söz ediyoruz. Söz konusu fraksiyon, hareket, parti, hükümet uzun bir süreçte, öteki egemen sınıf fraksiyonlarını, farklı ideolojik ortakları uygun yöntemlerle “ikna” ederek ya da ortadan kaldırarak ya da söylendiği gibi fırsatları değerlendirerek amacına ulaşıyor…

 

Yeniden yapılanmayla birlikte, İslâmcı bir inşa hedefleniyor. Kuşkusuz bu türden bir devlet yapılanması, ancak baskıyla sürdürülebilir; bu nedenle yeni araçlar yaratmak, tekleşmeyi mutlaklaştırmak için hızlı bir örgütlenmeye gereksinim duyuyorlar; her gün yeni bir kararname ile tek kişide cisimleşmiş devletin tüm toplum katlarında, her türden örgütlenmede söz ve karar sahibi olması isteniyor.[15]

 

Bu çerçevede T.“C” “demokrasi”sinde, “one man show/ tek adam gösterisi” geçerlik kazanırken; Resmi Gazete’nin “mükerrer sayısında (ikinci baskı)” yayımlanan 700 sayılı “Kanun Hükmündeki Kararname (KHK)” ile “Bakanlar Kurulu, hükümet, başbakanlık” kavramları yerine “cumhurbaşkanı” ve “cumhurbaşkanlığınca” kuralları yaratıldı. Ayrıca “kararname” kuralı da “tek seçiciliğe” uygun olarak, “karar” biçiminde değiştirildi.

 

Söz konusu KHK’de TBMM’nin “yasama” yetkileri aşılarak birçok yasamada 218 maddelik değişiklik yapılarak “yürütme” güçlendirildi ve OHAL’in yerine CHAL’in geçmesinin adımları atıldı…

 

Böylece OHAL rejimi kalıcılaştı. Artık OHAL’e de ihtiyaç kalmadı. Çünkü yeni rejim daimi bir OHAL’dir artık…

 

Hem de Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın, “Kur’an ile beraber olmayan çocuklar şeytanla beraber olur,”[16] dediği; ya da Milli Savunma, Milli Eğitim bakanlıkları yapmış İsmet Yılmaz’ın AKP adayına verilecek oyların “ruz-i mahşerde (kıyamet günü) berat belgesi (adeta bir endüljans-y.n.) olacağını” ifade ettiği hâl verili durumun siyasi özünü ortaya koyuyor.

 

Bu anlayış, 5 yılda imam hatip lise ve ortaokullarında okuyan öğrenci sayısını 5 misli artırarak 2018’de 1.155.932’ye ulaştırıyor; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bütçesini yüzde 56 oranında keserken, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesini yüzde 34 artırıyor, 2019’da 9 bin 500 yeni personel almayı planlıyor.

 

‘Kadir Has Üniversitesi’nin yıllık “eğilimler araştırması” da bu gelişmelerin sonuçlarını yansıtıyor: Ulusun gündeminde özgürlük gibi bir sorun yok: hak ve özgürlükler, yüzde 3 ile en önemli sorunlar listesinin sonunda yer alıyor. Ulusun yüzde 60’tan fazlası yargının siyasallaşmadığını düşünüyor. Bu oran 2015’te yüzde 30’lardaymış.[17]

 

Ülkede bir despotik rejim kurmayı arzulayan AKP liderliği, parti ve hareket, ülkeyi, tüm devlet gücünü elinde toplayacak, ancak denetlenmeyecek (mutlak) bir liderlik eliyle yönetmeyi arzuluyor, bunu “Hukuk engelini yıkmak için evet”, Cumhurbaşkanı’nın yargılanma korkusunu ortadan kaldıracağız” gibi modern zamanlarda skandal sayılacak biçimlerde ifade etmekten çekinmiyor.

 

Özetlersek: “Tevde bila binî negre/ Karıştır dibi tutmasın” biçimde tarif edilebilmesi mümkün olan çaplı bir çürümenin yaşandığı duruma ilişkin olarak; Emma Goldman’ın, “Halk derin uykularda, olanlara ilgisiz. Zincirlerini kendi üretiyor, efendilerinin buyruğuna uyarak kurtarıcılarını çarmıha geriyor”; Theodor W. Adorno’nun, “Baskı belli bir yoğunlukta, sürekli olursa mazlumun tek kurtuluşu zalime, cellada aşık olmak olur,” saptamalarını hatırlamamak mümkün değildir.

 

Evet, orta yerde girift (kimileri için de “umutsuz”!) bir tablo varken; “Belirsizliği kavradığınız anda, sonuçlara etki edebileceğinizi de kavrarsınız,”[18] saptaması anımsanmalıdır.

 

BİRLİĞİN BİÇİM VE AKTÖRLERİ

 

Bu tabloda “Birlikten ne anlamalıyız?” sorusuna verilecek ilk yanıt(ımız): “Birlik bir çuval patates değil. İçinde kapitalisti var, emekçisi var; zengini var, yoksulu var. Ayrıca herkes Türk ve Sünnî de değil! Hangilerinin, nasıl bir beraberliğinden söz ediyorsunuz?” sorusudur.

 

François Marie Arouet Voltaire’in, “Sen, hiçbir şey söylemeden çok konuşmanın sırrını biliyordun, Pindaros,” iğnelemesindeki türden “birlik”: Birbirine ilişmek, yan yana olmak, bir çatı altında olmaksa; bizim sözünü ettiğimiz bu değildir.

 

Konuşmamız gereken “Haziran Hareketi” ya da “HDP/ HDK” vb. değil; gerçek güçlere yaslanan, örgütlü bir mücadele birliğidir.

 

O hâlde “Birlik”ten değil, mücadelenin birleştirilip, ortaklaştırılmasından yani devrimci praksisin programatik birliğinden söz etmeliyiz.

 

Sonra da siyasi değişim ve özgürlük hakkında otomatik hiçbir şey olmadığı vurgusuyla, “Çok Bileşenli Partimiz ve Kongre Partisi: Günümüz Türkiye’sinde bu özelliği taşıyan bir tek parti var. O da Halkların Demokratik Partisi. HDP’den önce ne yazık ki bu sıfatı taşıyan herhangi bir parti yok. Doğal olarak hem ilk hem de tek,”[19] türünden “iddialar”ın hayatta karşılığı olmadığının görülmesi gerekiyor. Bugün tartışılması gereken, bir partinin bileşenlerinin sayısı değil, etkinliği, praksisidir…

 

Emek eksenine yaslanması gereken mücadelenin birleştirilmesi; George Santayana’nın, “Lavlar üzerlerine gelmeden insanlar yanardağlara asla inanmazlar… Her şeyini kaybetmedikçe asla özgür olamazsın”; Carl Gustav Jung’un, “Acı çekmeden bilinçlenme gerçekleşmez”; Andrey Tarkovski’nin, “Bilgisini arttıran, tasasını da arttırır”; John Morgan’ın, “Bir yere ulaşmanın ilk adımı, olduğumuz yerde kalmayacağımıza karar vermektir”; Mina Urgan’ın, “Eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense, ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım,” uyarılarına kulak vererek gerçekleştirilebilir..

 

Bunlar böyleyken birliğin aslî ekseni, -ittifak değil, HDP’ye iltihakta somutlanan!- parlamentarizm ve seçim(ler) olmaktan çıkartılmalıdır.

 

Kapitalist sistemde seçimle istenebilecek son şey düşünen ve aklını kullanan insanlarken; seçimleri abartanlardan ya da Gloria Steinem’in, “Seçim sistemi değişimin başladığı yer değildir -genellikle topluluklarda ve aşağıdan yukarıya doğru başlar- fakat değişimin durdurabileceği yerdir,” uyarısına sırt dönenlerden değiliz.

 

Emek eksenli güçlerin, ezilenlerin çeşitli “Evet”lerini, ortak bir kapitalizme “Hayır” etrafında şuralarda/ meclislerde/ konseylerde birleştirmeliyiz.

 

Fatsa, Ovacık[20] bu yolda mütevazı adımlarken; siyaset yapma ve mücadele yöntemlerinin önemli mevzilerinden birisi de şuralar/ meclisler/ konseylerdir.

 

Sermaye cephesinde hegemonyalarının aşılmasında önemli bir kaldıraç olan söz konusu yığın atılım organları kendiliğindenlik ve öncü parti arasında denge kuracak politik modeldir.

 

Başkaldıran çoğunluğun iktidar(lar)a karşı mücadelesinde egemenliğin işlevsiz kılındığı bu organlar özgürleşmenin yani doğrudan demokrasinin vazgeçilemezleridir.

 

O hâlde Murathan Mungan’ın, “kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye.../ ölenler, terk edenler./ bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler,” dizelerindeki soru(n)larla hâlâ cebelleşen radikal sosyalist hareket, yüzünü yeniden emek eksenli ittifaklara yönelmelidir.

 

Sosyalist hareketin içinde bulunduğu açmazlardan kurtulabilmesi için “sınıftan kaçışa” son vermesi gerekir.

 

Hatırlanacağı üzere her şey coğrafyamızda sosyalistlerin işçi sınıfını parantez içine almasıyla başladı. Sonrası da devam etti ve ediyorken de kimlik politikalarını toplumsal üretim ilişkilerini değiştirmeye tercih edenler öne çıktı.

 

Sosyalistlerin diğer partilerle taktik iş birliği yapması anlaşılabilirdir. Ama bu, şu ya da bu partinin arkasına takılarak, destekçisi olmayı itiyat hâline getirip, sınıf çizgisine sırt dönmek olarak algılanmamalıdır. (Bu tür yanılgının en basit örneği, sosyalistlerin faşist bir adaya oy verip, hatta faşist partilerle bir arada seçime girerek faşizmi gerileteceğini/engelleyeceğini zannetmeye kadar götürdüğü Ankara Belediye seçimleridir.)

 

Bu arada ABD muhalefetinin, onun baş mimarı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve güzide evladı Ekrem İmamoğlu’nun mevcut rejime destek olacağını da yaşayarak göreceğiz.

 

Sınıfın saflarında yer almayanlar, CHP’nin kıyısında politika yapanlar veya HDP’ye iltihak etmiş olanlar ya da Gül-Babacan ve Davutoğlu çıkışlarından “demokratikleşme” arayanlar; aslında kapitalist iktidarı (dolaylı, dolaysız) korumanın ve krizin yükünü işçi sınıfının sırtına yıkmanın formüllerinden başka değildir ve ol(a)mayacaklardırlar da!

 

KÜRT MESELESİ VE BARIŞ

 

Kürt meselesi, sömürgeci-egemen ideolojik hegemonya kırılmadan çözülemez.

 

Kürt ulusunun önündeki büyük engel, esaretinden kurtulamadığı sömürgeci-egemen ideolojik hegemonyadır. Kürt Hareketi nicedir mücadelesini, “demokrasi ve hukuk mücadelesi”

olarak ifade ederek; anti-sömürgeci zorunluluklar konusunda sessiz kalmayı seçip; Türkiye’nin geleceğini kurtarmak yönünde bir stratejiyi benimseyen açmaza mahkûm edilmiştir.[21]

 

Ezilen ulus demek, siyasal bağımsızlık hedefine sahip olmak demekken; siyasal bağımsızlık hedeflenmeden de ulus olunamaz.

 

Bugünkü hâli, “Değişen dünya koşulları,” gibi bahanelere sığınarak açıklamak doğru bir tutum değildir!

 

“Radikal Demokrasi” olarak tanımlanan bu hâli “Barış Talebi”yle yüceltmek, her zaman olumlu sonuçlar vermeyebiliyor.

 

Emperyalist ve gerici savaşa karşı barış, elbette devrimci işçi sınıfı savaşımının önemli bir talebidir; ancak, “Savaş karşıtlığı, barış için mücadele, XX. yüzyıl insanının insan kalabilmesi için bir zorunluluktur,”[22] biçiminde mutlaklaştırılmamak koşuluyla…

 

Barış talebi, bir devrimci mücadele aracıdır ve kesinlikle mutlaklaştırılmamalıdır!

 

Barış istemek, barış talebinin neyi içerdiğini, bunun kime ve neye hizmet edeceğinin bilincinde olmayı gerektirir. Genel, öznesi ve tarafı belirsiz bir “Barış Talebi” olmaz, olamaz! Çünkü kalıcı barış, kim ne derse desin, devrim sorunudur.

 

Biraz daha açmak gerekirse söz V. İ. Lenin’e bırakmak gerekir:

 

“Demokratik programdaki maddelerden birini, örneğin ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilgili maddeyi, emperyalizm koşullarında ‘gerçekleştirilemez’ ya da ‘hayaldir’ gerekçesiyle çıkarmaya kalkışmak daha az hatalı bir tutum olmaz...

 

Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulayamayan sosyalizm olmazsa aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz.”[23]

 

“Kendi kaderini tayin özgürlüğü, yani ayrılma özgürlüğü yandaşlarını, ayrılıkçılığı teşvik etmekle suçlamak, boşanma özgürlüğü yandaşlarını, aile birliğini yıkmayı teşvik etmekle suçlamak kadar aptalca ve riyakârcadır. Nasıl burjuva toplumda, burjuva evliliğin üzerinde yükseldiği ayrıcalıkların ve satın alınabilirliğin savunucuları boşanma özgürlüğüne karşı çıkıyorsa, yine o şekilde, kapitalist devlette ulusların kendi kaderini tayin, yani ayrılma özgürlüğünün reddi, sadece, egemen ulusun ayrıcalıklarının ve yönetimde demokratik yöntemlere karşı polis yöntemlerinin savunulması anlamına gelir.

 

‘Halk kitleleri günlük deneyimleri gereğince coğrafi ve ekonomik bağların önemini; büyük bir pazarın ve büyük bir devletin avantajlarını mükemmel biliyorlar ve bir ayrılmaya ancak ulusal baskı ve ulusal sürtüşmeler ortak yaşamı tamamen katlanılmaz hâle getirir ve tüm ve her türlü ekonomik ilişkileri bozarsa yanaşırlar.

 

‘Ulusların kendi kaderini siyasî tayin ilkesine karşı liberal düşmanlığın bir tek gerçek sınıf anlamı vardır: ulusal liberalizm, Büyük Rus burjuvazisinin devlet ayrıcalıklarının savunulması.

 

‘İşçi sınıfının ve onun kapitalizme karşı mücadelesinin çıkarları, tüm ulusların işçilerinin tam dayanışmasını ve en sıkı birliğini gerektirir, hangi milliyetten olursa olsun burjuvazinin milliyetçi politikasına karşı direnişi gerektiriyor. Bu yüzden, sosyal-demokratların [Marksistlerin] gerek kendi kaderini tayin hakkını, yani ezilen ulusların ayrılma hakkını yadsımaya kalkışmaları, gerekse de ezilen ulusların burjuvazisinin her türlü ulusal talebini desteklemeye geçmeleri, proleter politikanın görevlerinden kaçmak ve işçileri burjuva politikasına tabi kılmak olurdu. Ücretli işçi için, ağırlıklı olarak, sömürülmesinde yabancı kökenliye nazaran daha büyük paya sahip olan Büyük Rus burjuvazisi tarafından mı, yoksa Yahudi burjuvazisine nazaran daha büyük paya sahip olan Leh burjuvazisi tarafından mı vs. sömürüldüğü, hiç fark etmez. Sınıf çıkarlarının bilincine varmış ücretli işçi için, Büyük Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıkları gibi, kendileri devlet ayrıcalıkları kazandıklarında yeryüzünde cennet vaat eden Polonyalı veya Ukraynalı kapitalistlerin vaatleri kadar önemsizdir. Kapitalizmin gelişimi öyle de, böyle de, ister çok renkli yekpare bir devlette olsun, ister ayrı ulusal devletlerde olsun, ilerliyor ve ilerleyecek.

 

‘Her hâlükârda ücretli işçi bir sömürü objesi olarak kalır ve buna karşı başarılı bir mücadele, proletaryanın milliyetçilikten bağımsızlığını, deyim yerindeyse, çeşitli ulusların burjuvazisinin üstünlük mücadelesinde proleterlerin mutlak tarafsızlığını gerektirir. Herhangi bir ulusun proletaryası tarafından ‘kendi’ ulusal burjuvazisinin ayrıcalıklarının en ufak bir şekilde desteklenmesi, zorunlu olarak, diğer ulusun proletaryasında güvensizlik doğuracak, işçilerin enternasyonal sınıf dayanışmasını zayıflatacak, onları kendi aralarında bölerek burjuvaziyi memnun edecektir. Ancak, kendi kaderini tayin veya ayrılma hakkının yadsınması, pratikte zorunlu olarak, egemen ulusun ayrıcalıklarının desteklenmesi anlamına gelmektedir.

 

‘Marx’ın [ulusal soruna ilişkin] bütün bu eleştirel notlarından çıkan sonuç açıktır: İşçi sınıfı ulusal sorunu asla bir fetiş hâline getirmemelidir, çünkü kapitalizmin gelişimi mutlaka tüm ulusları bağımsız yaşama uyandırmaz. Fakat ulusal kitle hareketleri bir kez ortaya çıkınca, onlara sırt çevirmek, onların içindeki ilerici yanı desteklemeyi reddetmek, gerçekte milliyetçi önyargılara teslimiyet, yani: ‘kendi’ ulusunda ‘örnek ulusu’ (ya da, kendimiz ekleyelim, devlet kurma imtiyazına sahip biricik ulusu) görmek olur.”[24]

 

“Eğer ezilen ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman ve her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaştan yanayız; çünkü biz, zulmün en amansız ve en tutarlı düşmanlarıyız.”[25]

 

SORU(N)LAR

 

Bunlar böyleyken içinden geçtiğimiz koordinatlarda istisnasız hepimizin yanıtlaması gereken soru(n)lar vardır, şöyle ki!

 

Jean Paul Sartre’ın, “Yalnızdım; ama bir kentte yürüyen ordu gibiydim...” sözlerindeki örgütlenme olmadan mücadele içindeki mevcudiyetimizin bir anlam ve karşılığı olabilir mi?

 

Eugene V. Debs’in, “Ben çoğulculuğun normal ordusuna değil, halkın düzensiz ordusuna aidim,” saptaması parlamentarist hayallere ne düşündürür?

 

Emiliano Zapata’nın, “Liderler yok, sadece siz varsınız,” haykırışı kişi kültlerinden oluşan bürokratik yapılara bulundukları durumu sorgulatabilir mi?

 

Niccolo Machiavelli’nin, “Silahlanan tüm peygamberler zafer kazanmış, silahsız tüm peygamberler ise yok edilmiştir,” uyarısını kale almayan bir mücadele ve örgütlülük neye yarar?

 

Salvador Allende’nin, “Devrim üniversiteden gelmez, devrim büyük kitlelerden geçer; devrimi halk yapar, devrimi yapan, esas olarak işçilerdir,” uyarısındaki sınıf vurgusuyla gerçekliğimiz ne kadar örtüşmektedir?

 

Hâlimiz “kötü”yse; Cesare Pavese’nin, “Eğer acı çekiyorsak, suç her zaman bizdedir,” sözü bizim için söylenmiş değil midir?

 

Sorular çoğaltılabilir. Ancak çözüm için başlamak cüreti işin en önemli kısmıdır ve bu yolda doğru bilgi/ devrimci teori aksiyonuyla en iyi propaganda silahıdır.

 

Elbette bunlar kolay değil; ancak durmadığımız sürece, ne kadar yavaş gittiğimiz önemli değildir; küçük olsa da seri adımlar atabiliyorsak eğer…

 

Unutmamak gerekiyor ki, denemeyi bırakmak dışında başarısızlık yokken; eğer mücadele hayallerinin yerini nostalji almaya başlamışsa, bu tehlikeli bir marjinalleşmeye işaret eder.

 

O hâlde -eskisi gibi, hatta onu da aşacak tarzda- yeniden dik durup diklenen kararlı bir tutumun devrimci praksisine muhtaç olduğumuzu hatırlamak/ hatırlatmak “olmaz olmaz”dır.

 

Çünkü Andrey Tarkovski’nin, “İnsan 16 yaşındayken dünyayı değiştireceğini düşünür. 18 olduğunda düşünceleri sert bir kayaya çarpar. 20 yaşına geldiğinde hiçbir şey değiştiremeyeceğini anlar. 25 yaşına geldiğinde ise dünyanın onu değiştirdiğini fark eder. Ve insan 25 yaşında ölür, 75 yaşında gömülür,” formülasyonundaki ölülerin dört bir yanımızı kuşattığı hâlde; Frederick Douglass’ın, “Özgürlükten yana görünüp de, direnişi kötü gözle görenler, toprağı sürmeden mahsul almak istiyorlar; gök gürlemeden yıldırım düşmeden yağmur yağsın istiyorlar; okyanusu istiyorlar ama dalga olmasın, sular köpürmesin diyorlar. Oysa ağlamayan çocuğa meme vermez iktidar. İstemeyene zırnık vermemiştir, vermeyecektir de. Bir halk boynunu büktü mü abanacaklardır üstüne, bini bir paraya gidecektir uğradığı haksızlığın, tâ ki silkinsin, sözle, yumrukla ya da her ikisiyle birlikte dirensin,” saptamasını durmadan hatırlatmak zorunda olan devrimci praksis, Komün’den Ekim’e uzanan geleneğine sıkıca sarılan ısrarıyla tüm zırvalara[26] sırt dönüp şu tarihi çağrıya kulak verilmeli:

 

“Devrimci Sosyal demokrasi [Marksizm], reformlar uğruna mücadeleyi eylemine her zaman katmıştır ve şimdi de katmaktadır. Ama sosyal-demokrasi [Marksizm] ‘İktisadi’ ajitasyonu, sadece hükümetten her türden önlemleri yerine getirmesini istemek için değil, aynı zamanda ( ve esas olarak ) hükümetin bir otokratik hükümet olmasına son vermesini istemek için de kullanır. Üstelik devrimci sosyal-demokrasi [Marksizm], hükümete karşı bu istemini yalnızca iktisadi mücadele temeli üzerine dayandırarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal yaşamın genel olarak bütün alanlarına dayandırarak ileri sürmeyi görev bilir. Kısacası, devrimci sosyal-demokrasi [Marksizm], bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tabi kılar.”[27][28]

 

MÜCADELE

 

Jean Paul Sartre’ın, “Yapmak, olmaktır”; William Shakespeare’in, “Eylem mükemmel bir hitabettir. Söylemenin en iyi biçimi yapmaktır,” tanımlamalarıyla müsemma bir kararlılık olmadan ne mücadele ne de mücadeleyi birleştirecek birlik ol(a)mazken; “Cesaretli ve karakterli insanlar her zaman diğer insanlara tuhaf geliyor,” vurgusuyla ekler Hermann Hesse: “Bize yol gösterecek kimsemiz yok, tek kılavuzumuz yüreğimizdeki özlemdir.”

 

Saptamalarımız kimilerine “uçuk” gelebilecek kadar açık sözlü ve nettir; böyle olması da çok iyidir. Çünkü coğrafyamızda iktidar bloğunun “istikrar” alanı diye sunduğu ekonomi de siyaset de dengelerini kaybetti. Kapitalizmin yapısal krizinin toplumun emekçi kesimlerine olumsuz yansımalarının etkisiyle, toplumsal muhalefet hareketlenirken; başka türlüsü -kanımızca- reel-politiker riyakârlıktan başka bir şey olamaz!

 

O hâlde geniş yığınlara ulaşıp, onları hareketlendirmeyi amaçlayan 11. Tez’ci büyük idealler uğruna, önce küçük bir azınlığın savaşım verdiğini unutmayan mücadele birliğinin doğduğu yerin yaşam, sınıf mücadelesi olduğu ve bu yoldaki eylemin her zaman mutluluk getirmeyebileceğini; ancak devrimci eylem olmadan da toplumsal kurtuluşun imkânsız olduğu zihinlere kazılmalıdır.

 

Tıpkı Paulo Coelho’nun, “Yolunu bulduğun zaman korkmamalısın. Hata yapacak kadar cesur olmalısın”;[29] Wes Nisker’in, “ “Haberleri beğenmiyorsanız, dışarı çıkıp kendi haberlerinizi yapın,”[30] uyarılarındaki üzere!

 

“SON”

 

“Yürek varsa sevda da vardır./ İstek varsa, sonuç da vardır./ Düşünce varsa, insan da vardır./ Umut varsa gelecek her zaman vardır,” diye haykıran Ömer Hayyam duygu ve düşüncelerimize en iyi tercüman olanlardandır…

 

Evet, ortalık aydınlık değil; “Gelecek karanlık, hem ana rahmine hem mezara özgü bir karanlık içinde.”[31]

 

Yani her şey imkân ve tehditle iç içeyken; ısrarla hatırlatarak, “son”landıralım dediklerimiz…

 

Karl Marx, “Hukuk, ahlâk, din; bunların hepsi işçi sınıfı için burjuva çıkarlarının arkalarında pusu kurup beklediği burjuva önyargılarıdır,” derken; biz bu önyargıları aşacak mıyız? Esiri mi olacağız yoksa!

 

Friedrich Engels’in 30 Nisan 1891’de, “Bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır... Ne var ki, işçiler tarafından üretilen bu değerler, işçilere ait değildir,” biçiminde ifade ettiği saptama hakkındaki görüşlerimiz nedir? Geçerli midir, bunlar “aşılmış” mıdır yoksa!

 

“Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emerse, o kadar çok yaşar,”[32] vurgusu eşliğinde, “Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü? Bu, bir kişinin bir başka kişi karşısındaki özgürlüğü değil, sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür!” ““Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil!” diye haykıran Karl Marx’a rağmen “genel demokrasi” savunusu “doğru bir tutum” olabilir mi?[33]

 

“Ayaklanmanın enerjisi umut ve haysiyet hissinden gelir. Gerçekte eziyet çekmek değil, daha iyinin ümidi halkı isyana sevk eder”ken;[34] “10 milyonlarca halk talebe göre değil; fakat şiddetli ihtiyaç tarafından sürüklendikleri zaman devrim[35] yaparlar,” der V. İ. Lenin…[36]

 

Ardından ekler Fidel Castro: “Devrim için savaşmayana komünist denmez.” “Onurunuzla ölürken, kimseye ihtiyacınız yoktur”…

 

Bunlarla yetinmeyen Karl Marx ile Friedrich Engels, “Hükümetlere şunu açıklamalıyız: Biz, sizin, proleterlere karşı yöneltilmiş bir silahlı güç olduğunuzu biliyoruz. Biz, size karşı, olanak bulunduğu sürece barışçıl araçlar ve kaçınılmaz olduğu zaman da silah kullanacağız,” diye haykırırlarken; son sözü yine V. İ. Lenin yoldaş söyler:

 

“Bir kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliğini haklı bulan ve onu öven bir köle, haklı olarak, öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir.”[37]

 

Evet Epiktetos’un, “İnsan ne fakirlikten, ne sürülmeden, ne hapisten, ne de ölümden korkmamalı, yalnız korkak olmaktan korkmalıdır”; Albert Camus’nün, “Uyumsuz insan zamandan ayrılmayan insandır”; Charlie Chaplin, “İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır,” ifadelerindeki “normalleştirilemeyen” başkaldıran insan(lık)la, yaşam daima yolunu bulacaktır.

 

O hâlde aşasın (ücretli) köleliğe karşı (eşitlikçi özgürlüğün) mücadele birliği…

 

31 Ağustos 2019 18:29:03, Çeşme Köyü.

 

  Bu yazı 5552 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

☁️
--°

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    # Takım O G B M A Y AV P
    1Galatasaray7511--516
    2Beşiktaş7502--815
    3Amed7421--814
    4Fenerbahçe7412--1313
    5Trabzonspor7412--1113
    6Alanyaspor7331--212
    7Kocaelispor7403--212
    8Çorum FK7313--410
    9Kasımpaşa7241--010
    10Rizespor7313---210
    11Başakşehir7223---18
    12Gaziantep FK7223---38
    13Gençlerbirliği S.K.7223---88
    14Erzurumspor FK7223---88
    15Göztepe7133--06
    16Konyaspor7124---45
    17Samsunspor7115---94
    18Eyüpspor7106---183
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    16 Ekim, CumaÇorum FK20:00Rizespor
    17 Ekim, CumartesiErzurumspor FK13:30Eyüpspor
    17 Ekim, CumartesiGençlerbirliği S.K.16:00Galatasaray
    17 Ekim, CumartesiAmed16:00Konyaspor
    17 Ekim, CumartesiFenerbahçe19:00Alanyaspor
    18 Ekim, PazarKasımpaşa13:30Samsunspor
    18 Ekim, PazarKocaelispor16:00Göztepe
    18 Ekim, PazarBaşakşehir19:00Gaziantep FK
    19 Ekim, PazartesiTrabzonspor20:00Beşiktaş
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Kayserispor10811--1725
    2Iğdır FK10622--620
    3Bursaspor9612--819
    4Batman Petrolspor10613--319
    5Keçiörengücü10451--917
    6Mardin 19699432--515
    7Sarıyer10433---115
    8Antalyaspor10505---215
    9Bandırmaspor10352--914
    10Fatih Karagümrük9342--113
    11Sivasspor10262--112
    12Muğlaspor9261--112
    13Bodrum FK10253--211
    14Pendikspor10244---710
    15Manisa F.K.9234---19
    16Esenler Erokspor9153---58
    17Ümraniyespor9144---37
    18Vanspor FK10235---107
    19İstanbulspor10127---155
    20Boluspor9018---181
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    13 Ekim, SalıBandırmaspor1-1Sivasspor
    13 Ekim, SalıSarıyer1-4Bodrum FK
    13 Ekim, SalıPendikspor1-2Vanspor FK
    DünBatman Petrolspor4-2İstanbulspor
    DünAntalyaspor0-4Kayserispor
    DünKeçiörengücü0-0Iğdır FK
    DünÜmraniyespor0-1Boluspor
    BugünMardin 196917:00Fatih Karagümrük
    BugünManisa F.K.20:00Esenler Erokspor
    BugünMuğlaspor20:00Bursaspor
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Muş Sport Klübü6510--916
    2Aliağa FAŞ6501--415
    3Elazığspor6411--1113
    4Güzide Gebzespor6330--412
    5Çorluspor 19476312--510
    6İnegöl Kafkas Gençlik6312--310
    7Isparta 32 Spor6312--110
    8Şanlıurfaspor6231--19
    9Menemen FK6303---19
    10Erbaaspor6213--07
    11Somaspor5212---27
    1268 Aksaray Belediyespor6132--16
    13Ankaraspor6204---46
    14Kastamonuspor6204---103
    15Sebat Gençlikspor5023---42
    16Arnavutköy Belediyespor6006---100
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    17 Ekim, CumartesiElazığspor19:00Arnavutköy Belediyespor
    17 Ekim, CumartesiMenemen FK19:00Güzide Gebzespor
    17 Ekim, CumartesiŞanlıurfaspor19:00Hatayspor
    18 Ekim, PazarKastamonuspor14:30Isparta 32 Spor
    68 Aksaray BelediyesporErbaaspor14:30Çorluspor 1947
    68 Aksaray Belediyesporİnegöl Kafkas Gençlik15:00Sebat Gençlikspor
    68 Aksaray BelediyesporMuş Sport Klübü19:00Ankaraspor
    68 Aksaray BelediyesporSomaspor19:00Aliağa FAŞ
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Yeşilyurt Belediyespor6600--2318
    2Talasgücü Belediyespor6510--1016
    3Bitlis Özgüzelderespor6501--1215
    4Niğde Belediyesispor6501--1015
    5Karaköprü Belediyespor6501--915
    6Mazıdağı Fosfatspor6420--914
    7Kırşehir Belediyespor6411--1513
    8Ağrı 19706222--08
    9Kırıkkale Büyük Anadolu6213---17
    10Silifke Belediyespor6213---37
    11Adana Adaletgucu6204---36
    12Osmaniyespor6204---56
    13Yeni Mersin Idmanyurdu6204---56
    14Karaman FK6204---96
    15Yozgat Bld Bozokspor6114---154
    16Diyarbekirspor6015---71
    17Yeni Malatyaspor6006---180
    18Adanaspor6006---220
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    17 Ekim, CumartesiYeni Malatyaspor14:00Mazıdağı Fosfatspor
    17 Ekim, CumartesiBitlis Özgüzelderespor14:00Yeşilyurt Belediyespor
    17 Ekim, CumartesiAdanaspor14:30Yeni Mersin Idmanyurdu
    17 Ekim, CumartesiSilifke Belediyespor14:30Karaköprü Belediyespor
    18 Ekim, PazarAğrı 197014:00Kırıkkale Büyük Anadolu
    18 Ekim, PazarKırşehir Belediyespor14:30Niğde Belediyesispor
    18 Ekim, PazarKaraman FK14:30Adana Adaletgucu
    18 Ekim, PazarOsmaniyespor14:30Diyarbekirspor
    18 Ekim, PazarYozgat Bld Bozokspor19:00Talasgücü Belediyespor
    Son güncelleme: 15.10.2026 05:51:35