Sibel ÖZBUDUN

FAŞİZMİN TARİHSELLİĞİ VE GÜNCELLİĞİ

Sibel ÖZBUDUN
  05-12-2022 09:57:00

SİBEL ÖZBUDUN- TEMEL DEMİRER

 

"Faşizm,

kapitalist reaksiyondan

başka bir şey değildir."[1]

 

"Tanımlar, çürütülebilmelerinin mümkün olmasının yanı sıra, dünya hakkında bildiklerimizi aydınlatmalıdır,"[2] vurgusuyla Kevin Passmore bir kez daha faşizm(ler) konusuna nasıl bakılması gerektiğini anımsatırken; haksız değildir.

Kolay mı?

Sürdürülemez kapitalizmin tüm şer güçleriyle insan(lık)ın üzerine saldırdığı bir dönemden geçiyoruz.

Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere burjuvazinin yeni normali yükse(lti)len (neo-) faşizm iken, işsizler ordusu 1929 Büyük Bunalımı'ndaki rakamlara parmak ısırtırcasına büyümekte ve kapitalist soyguncuların serveti büyük bir hızla artmadır.

Örneğin ABD'nin en zengin 400 milyarderi, toplam hane halkının yaklaşık üçte ikisinin sahip olduğuna eşit bir zenginliği elinde tutuyorken; bir uçta inanılmaz bir zenginlik öte yanda ise büyük bir sefaletin eşitsizlik uçurumu!

Söz konusu eşitsizlik tablosu dünya ölçeğinde de aynen geçerlidir. Yüz milyonlarca insan sefalete itilirken dünyanın en zengin 25 milyarderinin serveti iki ayda 255 milyar dolar artarak 1.5 trilyon dolara ulaşmıştı.[3]

Bu tablo faşizm tehlikesini büyüyor; dünya ölçeğinde yüz milyonlarca emekçinin işsizliğe ve derin bir sefalete itildiği bu koşullarda, hoşnutsuzluğun, öfkenin ve tepkinin büyümemesi elbette düşünülemez.

Evet, faşizmin zemini de her geçen gün güç kazanıyor. Buna karşın düzen güçleri, "telaşa mahal yok" havasını pompalıyor; demokratik kurumların ne denli güçlü ve yerleşik olduğundan dem vuruyor, faşist girişimlerin destekçilerinin küçücük bir azınlık olduğunu vurguluyor.

(Neo-) Faşizm tehlikesi büyüyorken; liberal söylem, faşizmi, geçmişte çok istisnai koşullarda ortaya çıkmış istisnai bir totaliter rejim olarak resmeder. Bu anlayışa göre bu tarz faşist rejimlere modern dünyada artık yer yoktur.

(Neo-) Faşizm tartışmasının dünya gündemine oturmasında, 2016 ABD seçimlerinin büyük etkisi oldu. "Faşizm" kavramının hiçbir zaman çok revaçta olmadığı Amerika'da, Trump'ın 2016 seçim kampanyası sayesinde, ana akım medya birdenbire bir "faşist tehdit" keşfetti. Dünyanın en "liberal" görünümlü ülkesi faşizme mi yöneliyordu?

Bu düşüncelere ve sorulara anında itiraz eden de çok oldu. Ekonomik durum 1930'lar Almanyası'ndaki kadar kötü değildi çünkü. Üstelik Amerika'da içselleştirilmiş bir serbestiyetçi kültür ve bunu koruyan kurumlar vardı. Dolayısıyla faşizmin gelmesi imkânsızdı.

Trump'ın yenilmesiyle bu tartışmaların son bulacağı düşünülüyordu. Oysa 6 Ocak 2021'deki faşist kalkışmayla başlayarak, Trump ve çevresinin 2020 seçimlerini geçersiz sayma çabaları, faşizmi gündemde tutmaya devam etti.

Faşizm tartışması sosyalistleri de böldü. Ciddi bir kesim, birkaç yıldır büyüyen faşizan tehdidi inkâr ediyor, buna bu kadar odaklanılmasını "liberal" bir oyun olarak görüyor. Oysa ABD'indeki faşizan çevrelerin kat ettiği mesafeyi küçümsemek ahmaklık olur.

"Basına sızdırılan silahlı örgüt "Oathkeepers"ın üyelik listesi tekrar gösterdi: Şiddet yanlısı çevreler giderek büyüyor. Ve bir o kadar önemlisi, aktif ve emekli asker ve polisler, bu çevrelerin içinde giderek artan bir ağırlığa sahip. Alman ve İtalyan örneklerinden de biliyoruz. Hevesi kursağında kalan emperyal güçlerin morali bozuk kolluk kuvvetleri, faşizmin yükselişinde gayet önemli bir yer tutuyor. Bir süredir vurgulamakta olduğum "Amerika'nın emperyal düşüşü," daha on yıllarca bu toplumu etkileyecek ve faşist potansiyelleri canlı tutacak"[4] gibi...

Söz konusu hâl ABD ile sınırlı değildir. Almanya'da olduğu gibi Hollanda, Fransa, Belçika, Macaristan, Polonya gibi AB ülkelerindeki aşırı sağ akımlar da hiç küçümsenmeyecek güçlere sahip duruma gelmişlerdir. Dünya genelinde ise siyasi gericileşmenin daha ileri noktalara taşındığı pek çok örnek vardır. Burjuvazi, genel olarak otoriter rejimlere ve faşizmin canlandırılmasına yönelmektedir. Bu tablo çok net biçimde gözler önündedir artık.

Bu yönelimin altında yatan temel sebep kapitalizmin tarihsel sistem krizidir. Yine aynı temelde gelişen dünya savaşı ve doğurduğu sonuçlar da bu eğilimi güçlendirici etkide bulunmaktadır. Faşizm ile kapitalizmin büyük krizleri ve emperyalist savaş dönemleri arasındaki bağ geçmişte yaşanan yıkımların deneyimleri ışığında kolaylıkla kurulabilir. Bugün de (neo-) faşizm bu nesnellikten köklenerek, burjuvazinin itinalı bakımıyla gelişmekte ve yaygınlaşmaktadır.

Son yıllarda ırkçı, faşist, aşırı sağ parti ve hareketlerin dünya genelinde güçlenmesi, seçim başarıları elde etmesi kapitalist sistemin güncel gerçekliğinin bir görünümünü oluşturuyor. Bu güncel gerçeklik onun tarihsel sistem krizi içinde olmasıyla belirleniyor ve bunun en asli öğeleri kuşkusuz kapitalist ekonominin süreğenleşen tıkanma hali ve sıklaşan aralıklarla patlayan krizleri ile emperyalist savaş sürecidir. Öte yandan bu derin kriz, toplumsal dinamikleri ve ülkelerin siyaset sahnelerini yeniden şekillendiriyor. Çalkantılar ve çelişkilerle dolu bir büyük çaplı değişim dönemindeyiz.

Sermayenin küresel ölçekte yürüttüğü neo-liberal haçlı seferinin emekçi kitleler üzerinde elde ettiği zaferlerle ilerleyen yaklaşık çeyrek yüzyılın ardından, yaklaşık olarak son yirmi yıldır dünyanın dört bir yanında emekçiler halk isyanları düzeyine varan kitle eylemliliği ile suskunluk ve geri çekilişlerine son vermeye başladılar. Bu süreçte başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, Yunanistan'dan Sri Lanka'ya, Mısır'dan İran'a, Haiti'den Kazakistan'a kadar birçok ülkede bu yükseliş dalgası devrimci durumları da ortaya çıkardı. Ama işler o düzeye ulaşsın ya da ulaşmasın, devrimci önderlik eksikliği her yerde kendisini yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Bu eksiklik, yalnızca yükselişlerin başarılı devrimlerle sonuçlanmamasına değil, karşı-devrimci güçlerin prim toplayabilmesine de zemin hazırlamaktadır. Toplum ve siyaset sahnesi krizin etkisiyle giderek kutuplaşırken, diğer uçtaki ırkçı, faşist, gerici siyasi eğilimler de güçleniyorlar.

Çeşitli ülkelerin siyaset sahnesinde bu eğilimlerin siyasi partiler ve seçimler düzleminde de yansımalarını görüyoruz. Genel olarak söyleyecek olursak ikinci emperyalist dünya savaşı sonrasından itibaren yaklaşık 70 yıl boyunca merkez sağ ve merkez sol partilerin hâkimiyeti üzerine kurulu burjuva siyaset sahnesi sarsılmakta, dağılmaktadır. Esasen kapitalist yükseliş ve göreli istikrar döneminin ifadesi olan bu siyasi yapılanma, yükseliş ve istikrarın tarihe karışmasıyla krize girmiştir. Neo-liberal saldırı programlarının siyasal plandaki yürütücülüğünü yapan bu merkez partiler bir bütün olarak klasik/geleneksel konumlarından daha sağa kayarak zemin kaybetmeye ve kimlik değiştirmeye başladı. Buna koşut olarak daha sağ ve daha sol eğilimler gerek bu partilerin içinde gerekse dışında güç kazanmaya başladılar. Farklı ülkelerde bu gidiş farklı tempo ve biçimlerde yaşandı, yaşanıyor. İsveç ve İtalya'daki son seçimler de bu genel değişim sürecinin eğilimlerinden birini oluşturan faşist canlanmaya eklenen yeni halkalar oldular.

Şunda şüphe yok: İtalya'daki seçim sonuçları Avrupa'yı sarstı. Kıta genelinde aşırı sağ eğilimler son yıllarda yükselse de ilk kez bir ülkede resmen iktidar kurdu.

İtalya seçimlerinde Benito Mussolini hayranı Giorgia Meloni'nin başını çektiği neo-faşist eğilimli İtalya'nın Kardeşleri Partisi'nin yaklaşık yüzde 26'lık oy oranıyla en güçlü parti olması ülkenin politik hattı açısından yeni bir dönemece işaret ediyor. Bir önceki seçimde İtalya'nın Kardeşleri Partisi'nin yüzde 4'lük oy oranıyla küçük parti konumundayken şimdi en güçlü partiye dönüşmesi elbette tesadüfü değil...

Son yıllarda Avrupa genelinde aşırı sağ ve sağ popülist hareketlerin güç kazandığı bir gerçek. Polonya, Macaristan, Hırvatistan, Avusturya, Fransa ve İsveç gibi ülkelerde aşırı sağ ve neo-faşist partiler ivme kazandı. Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde de sağ popülist partiler daha da güç kazanıyorlar. Bu süreç de tesadüfi değil.

"Uluslararası arenada ve Avrupa boyutunda kapitalist sistemin daha da krize girmesiyle, toplum içerisinde milliyetçi ve ayırımcı politikaların güç kazanmasıyla ve sonuçta mevcut siyasal partilerin geniş kesimlere perspektif sunamamalarıyla birlikte yeni görünümlü aşırı sağ ve neo-faşist partiler daha da güç kazandılar. Avrupa boyutunda yeni bir sağ popülizm gerçekliğinden söz edilebilir. Bu politik hat popülist söylemlerle mevcut partilerin krizinden de nemalanmakta. Oysa sağ popülizm aşırı sağ, neo-faşist politikalarla merkezci sağcı politikalar arasında bir köprü vazifesi de görüyor."[5]

Mikkel Bolt Rasmussen'in de ifade ettiği üzere, "XXI. yüzyılda antifaşizm, sokaklarımızdaki faşistlere direnmekten daha fazlasıdır: anti-kapitalist bir proje tasavvur ve inşa etmekle ilgilidir...

Çünkü ABD, Brezilya, Hindistan, Fransa, Danimarka, İtalya, Macaristan, Polonya ve ötesindeki aşırı sağ hareketlerin çarpıcı bir şekilde güçlenmesine ilişkin analizler bu güncel hareketleri 1930'ların faşist hareketleriyle karşılaştırma eğiliminde olmuştur. Günümüz politikacılarını ve fenomenleri faşist politikacılar ve onların 1930'lar Avrupa'sındaki eylemleriyle bağlantılı olarak kavramak elbette ki önemlidir, ancak bu, bugün ortaya çıkan yeni faşizm biçimlerini görmemizi ve bunlarla mücadele etmemizi engelleyebilir. İki savaş arası faşizmine odaklanan dar, Avrupa merkezli yaklaşımın ötesine geçmeli; faşizmi, faşist eğilimlerin krizlerle dolu çağdaş kapitalist toplumdaki işlevine bakarak tarihselleştirmeli ve analiz etmeliyiz.

Faşizm bugün eskisinden daha farklı. Hâlâ toplumsal olarak inşa edilmiş mülkiyeti dışlayarak özel mülkiyetin yapısını korumayı amaçlayan şiddetli bir aşırı milliyetçiliktir; ancak biçimleri, mitleri ve zamansallığı değişti ve farklı bir tarihsel duruma, krizle dolu, ağ bağlantılı bir geç kapitalizme uyarlandı...

Şu anda politik bir kırılma yaşıyoruz. 2007-2008 finansal krizi neo-liberal küreselleşmeye ağır bir darbe indirdi ve altta yatan 40 yıllık ekonomik daralmayı gün yüzüne çıkardı...

XXI. yüzyıl faşizmini temsil eden yeni parti ve hareketler, krizde olan ve ekonomik büyüme vaatlerini yerine getiremeyecek gibi görünen ulusal demokratik siyasi sisteme muhalif olarak ortaya çıktılar. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyal devletin neo-liberal yolda uzun ve yavaş biçimde çözülüşüne karşı bir tepki, ya da o zamanın dünyasına dair belirli bir fikir teşkil ediyorlar. Trump'tan Salvini'ye, Messerschmidt'ten Orbán'a kadar siyasi liderler, işsizlikten, küreselleşmeden ve ataerkil düzeni tehdit eden yeni siyasi öznelerin ortaya çıkmasından önceki o efsanevi zamanın bir imgesini canlandırıyorlar.

Bu partiler, tarihsel ve ahlâki bir çöküşün nedenleri olarak görülen göçmenleri, Müslümanları, Yahudileri, beyaz olmayanları, solcuları, feministleri ve diğer grupları hedef alıp dışlama yoluyla yeniden oluşturulabilecek kayıp bir 'orijinal' etno-ulusal topluluk fikri etrafında toplanarak sisteme karşı koyuyor. Ve sözü edilen grupların hepsi, korunmaya muhtaç bir ulusal topluluğun düşmanları olarak lanse ediliyor. Michael Rogin'e göre bu bir 'siyasi demonoloji', yani siyasi sınıfın ulusu tehdit eden tehlikeli şeytanlar imgesi yaratması süreci. Bu süreç sayesinde kapitalist toplumun ekonomik bölünmelerini ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dayalı toplumsal bölünmelere dönüştürmek mümkün hale geliyor.

Yeni faşist partiler devreye giriyor ve karşı çıktıkları iddia edilen siyasi kurumları paradoksal bir şekilde destekliyorlar. İtalya'da Lega ve İtalya'nın Kardeşleri; Danimarka'da Danimarka Halk Partisi ve Yeni Düzen Partisi; Fransa'da Eric Zemmour ve Le Pen'in Ulusal Cephe Partisi; Hollanda'da Geert Wilder'ın Özgürlük Partisi örneklerinde durum böyledir.

Çağdaş faşizm aynı zamanda kemer sıkma politikalarına ve yozlaşmış liderlere karşı toplumsal, ırksal ve çevresel adalet talebiyle 2008'den beri dünya çapında gerçekleşen sayısız protestoya, işgale ve ayaklanmaya yönelik de bir tepkidir. George Jackson'ın belirttiği gibi, faşizm, neo-liberal küreselleşmeye ve kapitalizm-ulus devlet bağlantısına karşı daha radikal bir muhalefetin ortaya çıkma olasılığının önlenmesidir. Faşizm, geçtiğimiz on yıllarda yaşanan birçok protesto, ayaklanma, işgal ve eylemde şekillendiğini gördüğümüz gerçek anti-kapitalist cepheyi engellemeyi amaçlıyor.

Burada faşizm kontrol listesinin ve dar bir siyasi faşizm anlayışının ötesine geçmek gerekiyor...

Açıkça belirtmek gerekirse faşizm, demokratik ulus devletlerden radikal bir kopuş değildir. Walter Benjamin'den biliyoruz ki devlet sadece hukuk üzerine kurulu değildir, bir kriz olduğunda aktif olarak hukuk dışı önlemlere başvurur. Bir kriz durumunda devlet kendi yarattığı ve onu korumak üzere tasarlanmış olduğu kanunu görmezden gelir; düzeni yeniden tesis etmek için bir istisna hâli dayatır...

Faşizm bugün belirli faşist partilerde tecrit edilmediğinden, günlük kültüre yayıldığından ve ulus devletin işleyişinin neredeyse zorunlu bir parçası haline geldiğinden, bu oluşuma karşı çıkmak için yapılacak herhangi bir girişim, anti-faşizmi anti-kapitalizm ve ulus devlet eleştirisi ile birleştirmelidir. Faşizmi eleştirmek, para ekonomisini ve mevcut devlet biçimini ortadan kaldırmak yönünde bir perspektifle otoriter ve ırkçı geç kapitalizme saldırmak anlamına gelir. Faşizme karşı kendimizi savunmamız elbette önemlidir, ancak sadece faşizmi mümkün kılan koşulları ele aldığımız durumda faşizmi alt edebiliriz.

Dolayısıyla anti-faşizm, sorunun köklerini irdelemek anlamında radikal olmak zorundadır: gerçek antifaşizm, faşist partilere ve toplumun faşistleştirilmesine yönelik muhalefeti, mevcut düzenden, yani krizlerce yönlendirilen kapitalist toplumdan radikal bir kopuşu öngören bir projeye içkin kılmak anlamına gelir. Görevimiz, faşizmin ortaya çıktığı koşulları ortadan kaldırmaktır. XXI. yüzyılda anti-faşizm, sokaklarımızdaki faşistlere direnmekten daha fazlasıdır: madunları, kapitalist egemenliğin sözde kaçınılmazlığını reddetme konusunda birleştiren radikal bir anti-kapitalist proje tasavvur ve inşa etmekle ilgilidir."[6]

 

GENEL ÖZELLİKLERİ

 

Bunun için genel özellikleriyle teorik çerçeveye, yeni(lenen) unsurları da monte etmek "olmazsa olmaz" bir gereksinim olarak karşımıza dikiliyor.

Kökeni "Fasces" teriminden gelen 'Faşizm' sözcüğü, çevresi bir çubukla çevrili baltanın adıdır.

Faşizmin ortaya çıkışı I. Dünya Savaşı'nı izleyen kapitalist bunalım ile sıkı sıkıya bağlıdır; anımsayın, sistemin bunalımıyla birlikte, zincirleme devrim ve ayaklanmalar patlak verdi. Ülkeden ülkeye sıçrayan sistemik krizler, kaos, durgunluk, yokluklar, iflaslar, hiperenflasyon, işsizlik ve bunların hepsini gölgede bırakan dünya ekonomik krizi (1929-1933) herkesi, herşeyi terinden oynattı.

Tek tek ülkelerde ekonomik krizin politik krizle birleşmesi ve toplumsal çelişkilerin üst düzeyde şiddetlenmesi, solun eksik kaldığı ve uygun ortamı kendi lehine değerlendiremediği durumlarda faşizmin nesnel koşullarını hazırlamıştır. Dolayısıyla Avrupa'da beklenmedik bir hızla yayılan faşist hareketlerin, devrimci dalganın düşüşüyle (1918-1923) bağlantılı yükselişleri tesadüf değildir. En radikal karşıdevrim biçimi olan faşizm, en radikal devrim biçimi olan Sovyet devrimine karşı kapitalizmin kurtarıcısı olarak sahneye çıkmıştır.

İki dünya savaşı arasında en parlak yıllarını yaşayan faşizmin ilk ortaya çıktığı yer İtalya (1922), en vahşi olduğu ülke Almanya (1933), merkez üssü ise, Batı Avrupa'dır.

İktidara geldiği diğer ülkeler Bulgaristan (1923), Portekiz (1933), Avusturya (1933-1938), Yunanistan (1936), İspanya (1939), Japonya (1940), Fransa (1940), Romanya (1940), Slovakya (1939), Hırvatistan (1941), Ukrayna (1941), Macaristan'dır (1944).

Romanya ve Yugoslavya'daki kukla ve melez askeri faşist rejimler Alman işgalinden önce, Fransa'da Petain, Macaristan'da Horty, Hırvatistan'da Pavelic diktatörlükleri ise mihver güçlerinin doğrudan işgali sırasında kuruldu. Mussolini Hırvat Ustaşa'ya, Hitler Avusturya Nazilerine, Belçikalı Rexist harekete, Finlandiya Lapua hareketine ve Slovak faşistlerine, her ikisi birden Franko'ya doğrudan yardımda bulundular.

Faşizm anavatanı Avrupa'da baskın durumdayken, kıta dışındakilerin en gelişmişi II. Dünya Savaşı'nda Almanya ve İtalya'nın suç ortağı Japonya idi. Tepeden inme askeri faşist diktatörlük hızlı bir modernleşmeye, karizmatik imparatora, geleneksel siyasete ve saldırgan bir emperyalizme dayanıyordu. Mussolini faşizminde tüm standartların odak noktası devletti, Japon faşizminde ise "halkın doğal kan bağları" ile birleşmiş bir devlet ve ulus yaratarak sınıflı toplum yapısına son vermekti. Japon devletinde imparator mutlak irade ve söz sahibiydi.

Malum faşizmden söz edildiğinde başlıca üç olguya işaret etmiş olunur: i) Devlet, ii) ırkçı/milliyetçi ideoloji, iii) militan siyasal hareket! Bu özellikler tüm faşist hareketlerde merkezi bir yer tutup, yüceltilirken; "Faşist devlet, yalnızca kendi özüne indirgenmiş liberal devlettir: İster doğrudan doğruya ister dolaylı yoldan olsun, temelden otoriter olan pratiklerini, koşullara göre, artık gizleme gereğini duymayan mülk sahipleri birliği... Bu açıdan alınırsa, 'demokratik' görünüşlere vurulan her darbe, biçimsel bile olsalar, özgürlüklerin her türlü kısıtlanması (doğal haklar kavramı pek umursanmasa bile) rejimin faşistleştirilmesinin önemli belirtilerinden biri olarak kabul edilmelidir."[7]

Tekelci kapitalizmin doğrudan ürünü olarak devleti yücelten faşizm, bunu da siyasal özgürlükleri ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürür.

Onun için aslolan devletin "bekası" ile güçlenmesidir. Özgürlük yerine otorite ve disiplini, eşitlik yerine ise eşitsizlik ile hiyerarşiyi koyan faşist devlette, "hak yok, vazife var"ken faşizm, insan(lık)ın bir sürü hâline getirilmesidir.

İtalya'da 1920'lerde ortaya çıkan bir siyasi hareketi ve bu hareketin iktidara geldikten sonra kurduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeni ifade eden faşizm; bazı farklı yanlarıyla Alman Nazi rejimini de kapsar. Söz konusu iki pratik de faşizmin en olgun iki örneğini oluşturur.

Hitler'in iktidara gelmesinin nedenleri arasında Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndan ağır bir yenilgiyle çıkması ve toplumda bunun yarattığı eziklik duygusu, sol hareketlerden duyulan endişe ve sermaye sınıfının kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi sayılabilir.

Faşist rejimler; eşitlik, özgürlük, akılcılık, ilerleme kavramlarını, iktidarlarını sürdürmekte engel görürler. Kendi rejimlerinin sürmesi için baskıyı, şiddeti, zorbalığı kullanırlar. Bireysel hak ve özgürlükleri şiddetle bastırırlar. Faşizmin insana bakış açısı biyolojiktir. Bu bakımdan akıldan çok duygulara, insanların en ilkel içgüdülerine seslenirler. Faşist liderlerin bir özelliği de çok yetenekli birer demagog olmalarıdır. İnsanı biyolojik varlık olarak ele aldıklarından, insanlar arasındaki eşitsizlikleri doğal karşılarlar.

Bu bakımdan cinsiyet eşitliğine karşıdırlar. Toplumu; ırk ve mezhep temelinde de ayrıştırarak egemenliklerini sürdürmek isterler. Bu kavrayış; insanı, başlı başına bir varlık olarak değil, toplumsal yapının işleyişini sağlayan mekanik bir dişli olarak ele alır. Faşizm, bireyselliği yadsır. Irkçılık ve şovenizm, rejimin devamı için şarttır. Faşist rejimler, özgür düşünceyi her zaman boğmak isterler. Onlara göre duygular kitleleri galeyana getirmeli, coşku yaratmalı, mümkün olduğunca düşünmemelerini sağlamalı ve fanatikleştirmelidir.

Nazilerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, 1930'lar Almanya'sı için "Kitleler aklını yitirmiş bir sarhoşluk içinde. Bu böyle devam etmeli," der[8] ve ekler: "Entelektüelizm her türlü propagandanın düşmanıdır."

Faşizmin aydına bakış açısını özlü biçimde ifade eden Goebbels göre aydınlar; topluma, toplumun örf ve adetlerine yabancıdır, kullandıkları dil yapaydır. Faşistler, kitlelerin kültürel ve siyasal bilincinin yükselmesini, kendi zorba rejimlerinin sürekliliği için tehlike görürler. Faşizmin kullandığı dil; kaba, hoyratça, basit, somut, şiddeti ve nefreti körükleyen bir dildir. Derinliği yoktur. Güç ve iktidar hırsıyla dolu, saldırgan, hakaretamiz bir dildir.

Bununla bağıntılı olarak Benito Mussolini de, "İtalya'yı yönetmek istiyoruz. İtalya'nın sorunlarını çözmek için erkek adamlara ve irade gücüne ihtiyaç var," derken düşüncenin yerini kaba gücün alacağına işaret eder.

Özetle faşizm; şiddetin kol gezdiği, güçlünün zayıfı ezdiği, adaletin gerçekleşmediği, eşitsizliğin doğal karşılandığı, bireyselliğin değil kitleselliğin, ilkelliğin, cehaletin kutsandığı demagoji rejimdir.

Ancak şurası da unutulmamalıdır ki faşist diktatörleri "şarlatan, hasta" diye nitelemek de pek doğru olmayacaktır.

Jorge Luis Borges, "Faşizmin bir ruh hâli" olduğuna dikkat çekerken; büyük ölçüde haklıdır. Çünkü faşizm sadece liderle açıklanabilecek bir hâl değildir.

O geniş kitleleri ortak bir duyguda birleştiren bir dünya görüşüdür; kitlelerin histerik biçimde öndere tapındığı, ürkütücü siyasal durumdur.

Liderlerin kararları asla sorgulanmaz, ağzından çıkan her cümle -çoğu zaman kendini değillerse bile- hakikât olarak benimsenir. Tanrısal güce sahip olduğu düşünülür, "ulus" için lütuftur. Bir zaman sonra lider de "kurtarıcı" kimliğine inanır, bürünür, yeni hakikât -hakikât ötesi- böylece tamamlanmış olur.

Federico Finchelstein'ın, "plana uygun mit" olarak tarif ettiği biçimde, yarattığı bu hakikât ötesi duruma uygun öyküler kurgulanır. Hiç olmamış bir tarihtir söz konusu olan. Sıkça yinelenen masallar, böyle bir geçmiş yaşam olduğuna inandırır toplumu.

Benzer şekilde yinelenen hayali başarılarla özdeşleşir yığınlar. "Dünyayı dize getirmek", "hayali düşmanlar yaratmak", "sahte iktisadi başarılar", "uzaya gitmek ve orada egemenlik kurmak" gibi. "Faşistler mit ile gerçeklik arasındaki sınırları yeniden çizdiler. İnandıkları ırkçı yalanlardan yola çıkarak dünyayı yeniden şekillendirmeyi amaçladılar. Bunu yaparken de gerçeğin yerini mitler aldı."[9]

Faşizm; kapitalist milliyetçiliğin tonudur; popülizm ile beslenip, "kendi ırkının üstün özellikleri" olduğu inancıyken; Federico Finchelstein ekler: "Faşist ideoloji, insanların hiyerarşik biçimde üstün ırklar ve aşağılık ırklar olarak bölündüğü yalanı üzerine kuruludur. Bu ideoloji, daha zayıf ırkların üstün ırklara hükmetmeye amaçladığına dair tamamen paranoyak bir fanteziye dayanır... Faşizmin mesihsel din yorumu düşmandan besleniyordu; hakikâtin karşısında olan ve bu yüzden de ezilmesi, nihayetinde yok edilmesi gereken bir düşmandan."[10]

Burada şunun altını bir kez daha çizmekte yarar var: Nazi teorisyenlerinin, liderliğinin var olan yasalara ve haklar-özgürlükler sistemine, meşruiyet atfetmemelerinin, hiç çekinmeden onları yok hükmünde sayarak davranmalarının arkasında projelerinin mesihsel niteliği yatıyordu.

Toparlarsak: Faşizm, sadece tekelci sermayenin terörist ya da kural tanımaz bir diktatörlüğü değil, aynı zamanda bir kitle ideolojisi, bir burjuva devlet biçimidir ve öteki burjuva diktatörlükleriyle aynı sınıfsal içeriğe sahipken Roland Barthes'ın, "Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir"...

Elias Canetti'nin, "Deneyimlediğimiz diktatörlükler tümüyle kalabalıklardan oluşmuştur... Büyüyen kalabalıklar -ki bu özellikle önemlidir- ve daha da büyük kalabalıkların kasıtlı ve yapay coşturulması olmasa, diktatörlüklerin gücü diye bir şey olmayacaktır"...

Sevgi Soysal'ın, "Faşizm yığınlar açısından düşünüldüğünde, düşünmeyen, sormayan insanların sürüklendiği bir ideolojidir"...

Emma Goldman'ın, "Faşizm, salt milliyetçi ve ırkçı değil, aynı zamanda da cinsiyetçidir"...

Jean-Paul Sartre'ın, "Faşizm, kurbanlarının sayısıyla değil, onları öldürme yöntemiyle tanımlanır!"

Noam Chomsky'nin, "Bir kez daha belirtmek istiyorum, 'faşizm' gaz odaları demek değildir. Faşizm, devletin sendikaları ve şirketleri koordine ettiği ve büyük iş çevrelerine büyük rol verdiği özel bir ekonomik düzenleme biçimidir"...

Franco Berardi'nin, "Faşizm belli bir ulusal, dini veya etnik bir kimlik savunusu değil, genellikle savaş ve katliamla sonuçlanan tehlikeli bir tarihsel oyuna neden olan bir ulusal, dini ve etnik kimlikleştirme sürecidir"...[11]

Benito Mussolini'nin, "Faşizmi korporatizm olarak tanımlamak uygun olacaktır, çünkü o devletin ve kurumsal (tüzel) gücün birleşimidir." "Faşizm dini bir konsepttir"...[12]

Maurice Bardèche'nin, "Tüm faşizmlerde bir ahlâk ve estetik bulunur, ama bu ahlâk ve estetik fetihçidir ve bu yüzden her faşizm bir dindir"...

Federico Fellini'nin, "Faşizm her daim bir taşra ruhundan, gerçek sorunlara dair bilgi sahibi olmamaktan ve insanların kendi yaşamlarına daha derin anlamlar katmayı, tembellik, önyargı, açgözlülük ve kibir nedeniyle reddetmesinden doğar"...

Theodor W. Adorno'nun, "Akıl yoluyla bir faşiste ulaşmak mümkün değildir; çünkü o aklı başkalarının pes etmesi olarak görür"...[13]

Yalçın Küçük'ün, "Faşizm, tarihin kaydettiği önceki dikta uygulamalarından, korkudan kaynaklanmasıyla ayrılıyor. Korkunun hareketsizliği doğurması en çok faşizmde var," diye betimledikleri faşizm ölümün yüceltilmesidir.

Aslı İspanyolca "Viva La Muerte" olan sloganın "yaratıcısı", Franco'nun generallerinden José-Millán Astray'dir; faşist komutan, ilk kez askerlerini çarpışmaya sürerken kullanmış bu sloganı ve faşizme yakışan, betimleyen teorik-pratik çerçeve de buydu zaten.

 

TEORİK ÇERÇEVE

 

O hâlde kapitalizmin emperyalist hâlinin siyasi rejimi olarak ortaya çıkan faşizm(ler)in tarihsel deneyim(ler)den hareketle hızla aktaralım:[14]

Eduardo Galeano'nun, "Özgür olan tek şey fiyatlar. Bizim topraklarımızda Adam Smith'in Mussolini'ye ihtiyacı var. Yatırım özgürlüğü, fiyat özgürlüğü, kambiyo özgürlüğü: Piyasalar ne kadar özgürse, insanlar o kadar tutsak. Küçük bir kesimin refahı geri kalan insanları lanetliyor. Masum bir serveti bilen var mı? Kriz zamanlarında liberaller muhafazakâr, muhafazakârlar ise faşist olmuyorlar mı?"[15] sorusundaki üzere faşizm çürümekte olan kapitalizmdir.[16]

Faşizm büyük sermayenin çıkarlarının militan ve yasasız savunuculuğunu yapar, karşı koyan güçleri dağıtmayı, ezmeyi başardığında ise dizginsiz diktatörlüğünü kurar.

Faşizm, hâkim sermaye sınıflarının zorla iktidarda kalmaları düzenidir. İşçi sınıfının bilinçlenmesine karşı, haklarına sahip çıkmasına karşı, yokluklar ve yoksunluklar içinde bırakılmasını sağlayan bir tekelci terör rejimidir.[17]

"Ekonomik bunalımların yarattığı umutsuzluk ve bezginlik iklimi, faşizmin oluşmasında ne kadar önemli bir faktör olarak belirirse belirsin, faşizm ortamının hazırlanmasında, faşizmin iktidara getirilmesinde, faşizmin uygulanmasında bütün kuklaların ipleri, son tahlilde, emperyalist finans kapitalin elinde bulunur."[18]

Kolay mı? "Faşizm, ekonomik, toplumsal ve politik bunalımın son derece geliştiği, sınıflar arası karşıtlıkların son derece arttığı koşulların iktidar biçimiydi."[19]

Bu bağlamda da "Faşizm, bunalımın ve proletaryanın yol açtığı yıkımın tehdit ettiği burjuva ekonomisinin kendini aşırı bir şekilde savunmasıydı; sayesinde kapitalist toplumun kendini kurtardığı ve devleti, yönetimine yoğun bir şekilde müdahale ettirerek acil bir rasyonalizasyon sağladığı bir sıkıyönetimdi."[20]

Ya da Clara Zetkin'in, "Faşizm, proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeye mahkûm olduğu cezadır," ifadesindeki üzere;[21] "Komünizme bir cevaptır, hem de korkunç bir cevap"![22]

"Faşizmi, aşırı siyasal gericiliği iktidara taşıyanlar doğrudan sefilleşen kitleler"ken;[23] Antonio Gramsci de, 1920'de 'L'Avanti'de kaleme aldığı "Cos'è la Reazione?/ Gericilik Nedir? başlıklı yazısında, "Kapitalizm yalnızca İtalya'da değil, tüm dünyada üretici güçlere egemen olmaktan aciz hâle gelmiştir," vurgusuyla "Faşizm kapitalist şiddetin yasadışılığı" ve "kapitalizmin, bir ülkenin üretici güçlerine artık hükmedemediği zaman"[24] olarak yorumluyordu.[25]

Evet "Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir... Bağıra bağıra geldiği gibi sessiz sessiz de gelebilir faşizm..."[26]

"Faşist uygulamaların tüm yönlerine milliyetçilik ve ırkçılık egemendir... Faşistler kendi tanımladıkları biçimiyle ulusal birliğin gerçekleştirilmesini temel hedefleri saymışlardır. Faşist ulus fikri siyasetin her yönüne egemen olmuştur."[27]

"Kiliseyi sadece eski tarz gericilere değil, faşistlere de bağlayan şey, XVIII. yüzyıl aydınlanmasına ve Fransız Devrimi'ne ve Kilise'ye göre bunlardan kaynaklanan her şeye, demokrasiye, liberalizme ve kuşkusuz daha acil olarak 'tanrısız komünizm'e duydukları ortak nefret idi."[28]

Özetin özeti: "Faşizm toplumun nevrotik hâli"yken;[29] "Yalnızca politik ya da tarihsel bir terim değil, aynı zamanda psikolojik bir terimdir de..."[30]

"Faşizmde muazzam bir kibir söz konusudur ancak faşizm boş, endişeli ve çaresiz olduğundan megalomanca vaatlere sıkı sıkıya sarılan insanlardan ortaya çıkar."[31]

Boylu boyunca şiddet içeren söylemiyle faşizm sloganlar, marşlar, görsel semboller, ayinsel ritüellerle mitinglerde ruhani bir hava yaratıp, adeta "aklı" yok ederek, duygular ve içgüdüleri harekete geçirirken; faşizm tarihsel olarak kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin değil tekelci aşamasının bir ürünüdür. Bir diğer ifadeyle faşizm "emperyalizm ve proleter devrimleri çağı"na özgü bir olgudur.

Emperyalizm ve proleter devrimleri çağının olgusu olarak faşizm eğilimi, tekellerin siyasal gericilik ve dikte eğiliminin yoğunlaşmış ifadesinden başka bir şey değildir. Tekellerin egemenliği, koşulları oluştuğunda faşizme götürür. Faşizm ve faşist diktatörlük, tekeller ve mali sermaye egemenliğinin sömürü koşullarını savunma olarak ya da bu koşulları zedelemeye yönelik eğilim, davranış ve hareketler karşısında saldırganlıktır. Tekellerin egemenliğini zora sokma ve ortadan kaldırmaya yönelik eğilim ve hareketlerin başında işçi hareketi gelir. Ancak faşizm, mali sermayenin işçi hareketine karşı olmakla sınırlı bir eğilimi değildir, ama ileriden, ilerlemeden, demokrasi ve özgürlüklerden yana olan her şeye her ilerici ve az çok demokratik harekete, sınıf mücadelesinin kazanımlarına, bu kapsamda burjuva demokrasisinin kurumlarına ve işleyişine de karşı yöneltilmiş bir saldırganlıktır. Ancak kuşkusuz bundan tekel öncesi dönemde tanık olunan ilerici hareketlere yönelik gerici saldırganlığın faşizm olarak nitelenmesi sonucu çıkarılamaz.

Faşizm mali sermaye ve tekellerin bir eğilimiyken, faşist diktatörlük mali sermayenin halkı ve mücadelesini kana boğmaya yönelmiş, açık terörcü diktatörlüğü, burjuva devletin en gerici biçimidir.

 

TARİHSEL ÖRNEKLERDEN MÜLHEM BUGÜN(LER)

 

Yalçın Küçük, "Hitler yenildikten sonra faşizm, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri yapısına asimile olmuştur; Hitler ile birlikte faşizm, kapitalizmin siyasal formasyonu içine giriyor ve bunu değiştiriyor," derken ekler Arundhati Roy da:

 "Şu anda istisnasız hepimiz zehirli bir kupadan, içine dini faşizm katılmış kusurlu bir demokrasiyi içiyoruz. Saf arsenik..."[32]

Tarihsel örneklerden mülhem bugün(ler) de, hâl tam da buyken; faşizmle, onu küçümseyerek, "bir daha yaşanmaz" diyerek mücadele edilemeyeceği, bu zihniyetle ancak işçi sınıfının ezilmesine zemin hazırlanacağı açıktır.

Görmek, kavramak gerek: Faşist hareketler tüm dünyada güç kazanırken, işçi sınıfının tüm örgütleri bu canlı tehdit karşısında sınıfı bilinçlendirme ve "faşizme karşı sınıf cephesi" perspektifiyle mücadeleye hazırlama göreviyle yüz yüzedir.

Burjuva ideologların bilinçli bir çabayla olduğundan zayıf gösterdikleri ve "sağ popülist" gibi yumuşak kavramlarla normalleştirilmesine hizmet ettikleri faşist hareketler, bu örneğin de gösterdiği üzere zehirlerini tüm dünyaya saçıyorlar. Örneğin, hemen her ülkede tekrarlanan kitlesel katliamlarla gündeme gelen faşist saldırılarda, burjuva hükümetler ve medya genelde bunları psikopat kişilerin gerçekleştirdiği cani eylemler olarak nitelendirmekle yetinerek gerçekliği karartmaya çalışıyor. Göze batan faşist ritüel, söylem ve eylemlerle sivrilen irili ufaklı faşist örgütler de, benzer şekilde, "psikopatlar kulübü" olarak gösterilmek isteniyor. Oysa faşizm uzun süredir pek çok ülkede, dar bir militan tabanla sınırlı kalan neo-Nazi örgütlerin çok ötesine geçen, gerçek ve büyük bir tehdit olarak olgunlaşmış bulunuyor. Bugün kimi ülkelerde bizzat kurumsallaşmasıyla, kimilerinde faşist partilerin iktidarda oluşuyla, kimilerinde ise bu partilerin hızla güç kazanmasıyla hakiki bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bu olguyu besleyen nesnel zemini ise, kapitalizmi çıkmaza sürükleyen tarihsel sistem krizi ve onun yarattığı emperyalist paylaşım savaşı oluşturuyor. Olağanüstü kriz koşulları, burjuvaziyi olağan burjuva demokratik işleyişten uzaklaştırıyor.

Faşizmin çoktandır etki alanı küçük birtakım neo-Nazi grupların eylemleriyle sınırlı bir olgu olmaktan çıktı. Nitekim bir zamanlar marjinal olarak nitelendirilen pek çok faşist parti bugün Avrupa parlamentolarında yüzde 20'ye varan oy oranlarıyla temsil edilir hâle gelmiş, hatta bazı ülkelerde iktidar ortağı olmuşlardır ve bu durum sadece Avrupa'yla da sınırlı değildir.

Özellikle 2008 krizinden sonra faşist partilerin sıçramalı bir yükseliş kaydetmelerinde, emekçi kitlelerin yaşadıkları yıkımın ciddi bir hayal kırıklığıyla ve umutsuzlukla birleşmesinin payı büyüktür.

Faşist partiler bir yandan harekete geçirdikleri sokak güçleriyle sosyalistlere, göçmenlere, homoseksüellere saldırıp terör estirirken, öte yandan parlamenter yüzleriyle "saygın"lık ve güç kazanmaya çalışmaktadırlar. Göçmen düşmanlığının ve AB karşıtlığının ortak paydalarını oluşturduğu bu partiler, söylemleriyle ve eylemleriyle faşist milliyetçiliğin tipik temsilcileri durumundalar.

İşte İtalya'da Giorgia Meloni modeli tam da bu küreselleşme karşıtı milliyetçiliğin dönüşüne örnekken; Nadia Urbinati, 'Domani' gazetesinde kaleme aldığı yazıda şunlara dikkat çeker:

"Meloni'nin konuşmalarında en sık geçen sözcüklerden biri 'millet'. 'Halk', 'yurttaşlar' ve 'ülke' değil: Millet. Sağ ideoloji milliyetçidir. Halkın siyasi, stratejik yapısı üzerinde kendisini inşa etmez. Onun yerine 'devlet'i siyasi amaçlara hizmet eden millet adına kullanır."

İtalya'da "yurttaş"tan "milllet"e kayış muazzam bir değişim. 

"Milliyetçilik geri dönüyor" diyen Urbinati şöyle devam ediyor: 

"Milliyetçilik popülizmlerin rahminde büyüdü. Ebeliğini Brexit minvali küreselleşme karşıtı egemenlikçilikler yaptı...

Milletin yok olma tehdidine karşı milliyetçilik bir beka sorunu şeklinde egemenlikçiliği ikame ediyor. Brexit fiyaskosu AB entegrasyonundan kopuşların sonu oldu. Yerine etnik değer olarak milleti yücelten milliyetçilik aldı. Bahis bundan böyle Avrupa entegrasyonundan kopmak değil, AB'yi bir milletler-devletler Avrupası'na devşirmek şeklinde gelişecek."

Satırlarına milliyetçiliğin yarattığı tehditlere işaret ederek son veren Urbinati, "Milliyetçilik geçmişte genişlemeciliğin, sömürgeciliğin, ırkçılık ve etnik temizliklerin, türdeş kültür ve din politikalarının şalı oldu," uyarısını yapıyor.[33]

Haksız da değil! Kolay mı? Sağ, toplumsal çürüme ve İtalya toplumunun krizinin doğurduğu atmosferde büyüdü. Ülkede ekonomi yönetimi süreklileşmiş bir olağanüstü hâl içerisinde, çöküşün eşiğine gelmiş durumda...

O günden bu yana, 110 milyar euro ederinde kamusal varlık satıldı, kurtarma paketleri ve kredi faizleriyle dış borç 2.6 trilyon euroyu buldu. Eğitime harcanan paranın üzerinde bir miktar bu borcun faizlerine harcandı. Otuz yıldır, emekçiler ve gençlere eğer ağır ekonomik reformlara dayanırlarsa, sonucunda yeniden refaha ulaşabilecekleri vaat edildi. Fakat gerçek ücretler ve kişi başına gelir 1999'dan beri düşüşte, İtalya'nın sanayi kapasitesi de yüzde 25 düştü. Bir genç nesli çürüdü, birçokları iş bulabilmek için ülkeyi terk etti.

Sonuç, İtalyan işçileri için yükselen sefalet oldu. Ülkenin resmi işsizlik oranı yüzde 8,4, genç işsizliği bunun iki katı. Yoksulluk içerisinde yaşayan nüfus 5.6 milyona çıktı, enflasyon ise yoksul emekçilerin cüzdanında şişerek yüzde 8.4'e çıktı.[34]

Birçok yönden Macaristan'ın Viktor Orbán'ı ve ABD'nin MAGA Cumhuriyetçileri gibi diğer modern ulusal-muhafazakâr siyasetçilere benzeyen Meloni'nin bu çürüme tablosundan faydalandığı açık ve netken; düşman listesi tanıdık: "toplumsal cinsiyet kimliğini" yok ederek kadınlara ve aileye zarar vermeye çalışan "LGBT lobileri" ve "Uluslararası bir spekülatör" olan George Soros. Meloni, Soros'un beyaz, yerli İtalyanları Büyük Yerinden Edilme ile tehdit eden küresel "kitlesel göçü" finanse ettiğini söyledi. Meloni, otoriter güçlü adamlara yakınlık gösteriyor.

Ayrıca altını çizmeden geçmeyelim Meloni'nin İtalya'sı, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'nın Nazilerden arındırılmasına eşdeğer bir süreçten asla geçmedi. Soğuk Savaş'ın başlangıcında, Müttefikler Batı Avrupa'nın en büyük komünist partisini iktidardan uzaklaştırmak istedi. Faşistlerin tasfiyesine ve İtalya'da toplumsal huzursuzluğa neden olabilecek diğer cezai önlemlere minimalist bir yaklaşım getirdiler. Giorgio Almirante ve Il Duce'ye hizmet eden diğer faşistler 1946'da MSI'ı kurduklarında da başka yöne baktılar. 1960'lara gelindiğinde MSI dördüncü en büyük parti hâline gelmişti.

Yani MSI'ın aşırı sağı yeniden iktidara getirme konusundaki siyasi iradesi hiçbir zaman azalmadı. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da komünizmin çöküşü, sağın gelişmesi için yeni bir alan yarattı. Milyarder Berlusconi ve yeni partisi Forza Italia geldi.[35]

Sonrası da Meloni ile malum...

Ya sosyolog Oliver Nachtwey'in "Düşüş toplumu" tezinde siyasal sistemindeki merkezin çöküşü ve aşırı sağın yükselişine dikkat çektiği Almanya mı?[36]

Faşist hareketlerin dünya genelindeki yükseliş eğiliminin Almanya'da da güçlenmeye devam etmesi şüphesiz kapitalizmin krizinin yarattığı sonuçlarla doğrudan bağlantılı; içinden geçilen kesitin karakteri, Almanya için Alternatif (AfD) adlı faşist parti tipinde oluşumların semirtilmesini gerekli kılıyor.

Burjuvazinin yol verdiği AfD gibi faşist bir partinin göçmenlere karşı kabartılan ve çeşitli kanallardan sürekli işlenen tepkiler AfD'yi giderek daha güçlü bir parti hâline geliyor.

XX. yüzyılda yaşanan faşizm melanetinin yenilgiye uğramasının ardından bir daha belini doğrultamayacağı, hele hele faşizmle "yüzleşen" Almanya'da asla yeniden yükselemeyeceği iddialarının ham hayal olduğunu, AfD'nin ilerlemesi tartışmaya yer bırakmayacak biçimde göstermektedir.

Alman burjuvazisi faşizm döneminin hesabını gerçekten vermemiştir. Nazi ideolojisinin mahkûm edildiği izlenimi yaratan yüzleşme gösterileri de ikiyüzlücedir. Nazizmin tahribatının kitlelerde yarattığı öfkeyi yatıştırmak için bir dönem boyunca kullanılan söylem ve uygulanan yasaklar gerçek bir hesaplaşmanın ürünü olmadığı, aslında burjuvazinin iktidarı sürdüğü müddetçe de böyle bir hesaplaşma olamayacağı için, faşizme can suyu veren gerici düşünceler ve bu düşünceler temelinde örgütlenen yapılar yeniden g

  Bu yazı 7034 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

☁️
--°

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    # Takım O G B M A Y AV P
    1Galatasaray7511--516
    2Beşiktaş7502--815
    3Amed7421--814
    4Fenerbahçe7412--1313
    5Trabzonspor7412--1113
    6Alanyaspor7331--212
    7Kocaelispor7403--212
    8Çorum FK7313--410
    9Kasımpaşa7241--010
    10Rizespor7313---210
    11Başakşehir7223---18
    12Gaziantep FK7223---38
    13Gençlerbirliği S.K.7223---88
    14Erzurumspor FK7223---88
    15Göztepe7133--06
    16Konyaspor7124---45
    17Samsunspor7115---94
    18Eyüpspor7106---183
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    16 Ekim, CumaÇorum FK20:00Rizespor
    17 Ekim, CumartesiErzurumspor FK13:30Eyüpspor
    17 Ekim, CumartesiGençlerbirliği S.K.16:00Galatasaray
    17 Ekim, CumartesiAmed16:00Konyaspor
    17 Ekim, CumartesiFenerbahçe19:00Alanyaspor
    18 Ekim, PazarKasımpaşa13:30Samsunspor
    18 Ekim, PazarKocaelispor16:00Göztepe
    18 Ekim, PazarBaşakşehir19:00Gaziantep FK
    19 Ekim, PazartesiTrabzonspor20:00Beşiktaş
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Kayserispor10811--1725
    2Iğdır FK10622--620
    3Bursaspor9612--819
    4Batman Petrolspor10613--319
    5Keçiörengücü10451--917
    6Mardin 19699432--515
    7Sarıyer10433---115
    8Antalyaspor10505---215
    9Bandırmaspor10352--914
    10Fatih Karagümrük9342--113
    11Sivasspor10262--112
    12Muğlaspor9261--112
    13Bodrum FK10253--211
    14Pendikspor10244---710
    15Manisa F.K.9234---19
    16Esenler Erokspor9153---58
    17Ümraniyespor9144---37
    18Vanspor FK10235---107
    19İstanbulspor10127---155
    20Boluspor9018---181
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    13 Ekim, SalıBandırmaspor1-1Sivasspor
    13 Ekim, SalıSarıyer1-4Bodrum FK
    13 Ekim, SalıPendikspor1-2Vanspor FK
    DünBatman Petrolspor4-2İstanbulspor
    DünAntalyaspor0-4Kayserispor
    DünKeçiörengücü0-0Iğdır FK
    DünÜmraniyespor0-1Boluspor
    BugünMardin 196917:00Fatih Karagümrük
    BugünManisa F.K.20:00Esenler Erokspor
    BugünMuğlaspor20:00Bursaspor
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Muş Sport Klübü6510--916
    2Aliağa FAŞ6501--415
    3Elazığspor6411--1113
    4Güzide Gebzespor6330--412
    5Çorluspor 19476312--510
    6İnegöl Kafkas Gençlik6312--310
    7Isparta 32 Spor6312--110
    8Şanlıurfaspor6231--19
    9Menemen FK6303---19
    10Erbaaspor6213--07
    11Somaspor5212---27
    1268 Aksaray Belediyespor6132--16
    13Ankaraspor6204---46
    14Kastamonuspor6204---103
    15Sebat Gençlikspor5023---42
    16Arnavutköy Belediyespor6006---100
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    17 Ekim, CumartesiElazığspor19:00Arnavutköy Belediyespor
    17 Ekim, CumartesiMenemen FK19:00Güzide Gebzespor
    17 Ekim, CumartesiŞanlıurfaspor19:00Hatayspor
    18 Ekim, PazarKastamonuspor14:30Isparta 32 Spor
    68 Aksaray BelediyesporErbaaspor14:30Çorluspor 1947
    68 Aksaray Belediyesporİnegöl Kafkas Gençlik15:00Sebat Gençlikspor
    68 Aksaray BelediyesporMuş Sport Klübü19:00Ankaraspor
    68 Aksaray BelediyesporSomaspor19:00Aliağa FAŞ
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Yeşilyurt Belediyespor6600--2318
    2Talasgücü Belediyespor6510--1016
    3Bitlis Özgüzelderespor6501--1215
    4Niğde Belediyesispor6501--1015
    5Karaköprü Belediyespor6501--915
    6Mazıdağı Fosfatspor6420--914
    7Kırşehir Belediyespor6411--1513
    8Ağrı 19706222--08
    9Kırıkkale Büyük Anadolu6213---17
    10Silifke Belediyespor6213---37
    11Adana Adaletgucu6204---36
    12Osmaniyespor6204---56
    13Yeni Mersin Idmanyurdu6204---56
    14Karaman FK6204---96
    15Yozgat Bld Bozokspor6114---154
    16Diyarbekirspor6015---71
    17Yeni Malatyaspor6006---180
    18Adanaspor6006---220
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    17 Ekim, CumartesiYeni Malatyaspor14:00Mazıdağı Fosfatspor
    17 Ekim, CumartesiBitlis Özgüzelderespor14:00Yeşilyurt Belediyespor
    17 Ekim, CumartesiAdanaspor14:30Yeni Mersin Idmanyurdu
    17 Ekim, CumartesiSilifke Belediyespor14:30Karaköprü Belediyespor
    18 Ekim, PazarAğrı 197014:00Kırıkkale Büyük Anadolu
    18 Ekim, PazarKırşehir Belediyespor14:30Niğde Belediyesispor
    18 Ekim, PazarKaraman FK14:30Adana Adaletgucu
    18 Ekim, PazarOsmaniyespor14:30Diyarbekirspor
    18 Ekim, PazarYozgat Bld Bozokspor19:00Talasgücü Belediyespor
    Son güncelleme: 15.10.2026 05:51:35