Mehmet Ali DEMİR

DEM, Bahçeli ve Erdoğan’la Aynı Sofrada: Halk Zulüm Altında

Mehmet Ali DEMİR
  02-04-2025 08:07:00

Türkiye’de demokrasinin adım adım gerilemesine tanıklık ettiğimiz bu günlerde, muhalif olduğunu iddia eden partilerin tavrı, halkın vicdanında ciddi sorgulamalara neden oluyor. Son 10 gündür İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik operasyonlarla gözaltına alınan onlarca yönetici, gençlere uygulanan işkenceler, artan kayyım politikaları ve öğrencilerin cop ve gazla susturulması… Tüm bu gelişmeler yaşanırken DEM Parti, AKP-MHP bloğuyla aynı sofrada oturup demli çay içiyor. Üstelik Devlet Bahçeli’den övgü alıyor.

Bu tabloyu anlamak için yalnızca bugüne değil, geçmişe de bakmak gerek.

Geçmişte, HDP’ye yönelik saldırılar karşısında sessiz kalan Türkiye muhalefetini en sert şekilde eleştiren çizgiden gelen DEM Parti, bugün benzer baskılar karşısında adeta sessizliğe gömülmüş durumda. Bu durum kamuoyunda şu soruları gündeme getiriyor: DEM, yaşananlara tepki göstermeyerek sessiz bir intikam mı alıyor, yoksa artık düzenin bir parçası haline mi geldi?

İstanbul’da yerel seçimlerin ardından İBB’ye yönelik siyasi operasyonlar hız kesmeden devam etti. 31 Mart’ta yeniden kazanılan başarıyı hazmedemeyen iktidar bloğu, 10 gün içerisinde aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu birçok kişiyi gözaltına aldı. Gerekçe, yine “terörle iltisak” gibi soyut ve keyfi suçlamalar. Bu süreçte belediye çalışanlarının evlerine şafak baskınları yapılırken, kameralar önünde diz çöktürülerek gözaltına alınmaları kamuoyuna bir mesaj niteliğindeydi: “Muhalefeti tanımıyoruz!”

Bu açık tehdit karşısında halk sokağa çıktı, sosyal medya ayağa kalktı. Ancak DEM Parti’den anlamlı bir tepki gelmedi. Sokakta dayak yiyen gençlere, tutuklanan öğrencilere, hedef alınan yerel yöneticilere karşı herhangi bir dayanışma gösterilmedi. Bu sessizlik yalnızca bir politik tercih değil, aynı zamanda toplumsal muhalefete verilen zararın da adıdır.

Kayyım politikaları, özellikle Kürt illerinde halkın iradesinin gasp edilmesi anlamına geliyor. 2016’dan bu yana HDP’li belediyelere atanan yüzlerce kayyım, halkın seçme hakkını hiçe sayarak otoriter bir rejimi tahkim etti. DEM Parti, bu uygulamalara karşı durduğunu iddia ediyor. Ancak seçim sonrasında bazı illerde sessizlik, bazı yerlerde ise işbirliğine yakın açıklamalar, halkta kafa karışıklığı yaratıyor.

Van’da halk iradesine rağmen mazbata krizi patlak verdiğinde, ilk günlerde gösterilen kararlı duruş kısa sürede “hukuki süreci bekliyoruz” söylemine dönüştü. Mardin, Batman, Halfeti gibi yerlerde kayyım atamaları sonrası düzenlenen protestolara da yeterli destek verilmedi. DEM Parti’nin, sistem içi meşruiyet arayışıyla hareket etmesi, direniş geleneğinden uzaklaşması anlamına geliyor.

Geçtiğimiz haftalarda birçok üniversitede düzenlenen protestolarda öğrenciler, polis şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Cop, gaz, plastik mermi… Gençler, sadece düşüncelerini ifade ettikleri için darp edildi, gözaltına alındı. Boğaziçi’nden Ankara’ya, İstanbul’dan Van’a kadar ülkenin dört bir yanında gençliğin sesi bastırılmaya çalışıldı.

Ancak DEM Parti, bu baskılara da yeterince güçlü bir itiraz yükseltmedi. Sanki Türkiye sadece Kürt illerinden ibaretmiş gibi bir siyaset dili, Türkiye halklarının ortak mücadelesine zarar veriyor. Oysa ki öğrencilerin, kadınların, işçilerin, emekçilerin yaşadığı her türlü baskı DEM’in de sorumluluğundadır. Sessizlik, bu şiddeti onaylamak anlamına gelir.

Devlet Bahçeli, geçtiğimiz günlerde DEM Parti’ye “makul çizgiye geliyorlar” diyerek açıkça övgüde bulundu. Bu sözlerin anlamı, Erdoğan ve Bahçeli’nin DEM’in sistem içindeki rolünden memnun olduklarıdır. Bu övgü, geçmişte HDP’ye yöneltilen “terör örgütünün uzantısı” gibi ithamlarla çelişiyor gibi görünse de, aslında bir bütünlüğün parçası.

Erdoğan ve Bahçeli, DEM Parti’yi sistem içinde kontrollü bir muhalefet olarak görmek istiyor. Sınırlı itirazlar, kontrollü muhalefet ve asla sokağa taşmayan tepkiler… Bahçeli’nin övgüsü bu stratejinin onaylanmasıdır. Ancak bu övgüyü kabul etmek, halkın gözünde meşruiyet kaybı demektir. Çünkü halk DEM Parti’ye sistemin parçası olması için değil, ona karşı direnmesi için oy verdi.

Bugün DEM Parti liderliği, Erdoğan’la aynı sofraya otururken cezaevinde hala Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Gültan Kışanak ve yüzlerce eski HDP yöneticisi bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen Demirtaş hala tutuklu. Ancak yeni DEM Parti kadroları, bu gerçekliği çoğu zaman görmezden geliyor.

Cezaevlerindeki siyasi tutsaklar, Türkiye’deki anti-demokratik rejimin simgeleridir. Onları unutanlar, halk nezdinde temsil gücünü de yitirir. DEM Parti’nin, bu mücadeleyi sokağa taşımayan, yalnızca diplomatik yollarla sınırlayan tavrı, tabanda ciddi bir kırılma yaratıyor.

Türkiye’de yaşanan baskılar yalnızca iktidarın değil, etkisiz kalan muhalefetin de sorumluluğundadır. DEM Parti, Bahçeli ve Erdoğan’la aynı masada çay içtiği sürece, halkın gözünde muhalefet olma vasfını yitiriyor. İstanbul’da gençler dayak yerken, Mardin’de halk iradesi gasp edilirken, üniversitelerde özgürlükler yok edilirken sessiz kalanlar, bir gün o sessizliğin altında kalacaklardır.

Bu ülkenin gençlerinin, kadınlarının, emekçilerinin gerçek bir muhalefete ihtiyacı var. Ve bu muhalefet, Saray’la aynı sofraya oturmaz. O sofraya sandalye çektiğinizde, halkın masasında yeriniz kalmaz.

Mehmet Ali Demir

  Bu yazı 5010 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR