Türkiye’de Mevsimlik işçisi dramı
Mehmet Ali DEMİR
(1).jpg)
Baharın başlangıcıyla beraber Kürt aileler ihtiyaç ve işsizlikten dolayı çoluk çocuğuyla yönünü uzaklara çeviriyor Kürtler, hayatlarını idame ettirmek için her yıl aileleriyle beraber mevsimlik işçi olarak yollara düşüp Türkiye şehirlerine geliyor. Mevsimlik işçi olarak en fazla göç alan şehirlerden birisi de Ankara. Ankara’da çalışan yüzlerce işçi büyük sorunlarla yüz yüze olduklarını ve her gün ölüme gidecekmiş gibi bir yaşam sürdürüyor.
İnsani-ahlaki açıdan yadırganacak bu durum, daha geniş boyutlu olarak kapitalist sistem ve onun insan ve emekçi karşıtı yasalarıyla ilişkili somut gerçeğin çarpıcı bir örneği olarak alınabilir.
Ancak genel olarak işçinin özel olarak mevsimlik işçinin kapitalist dünyadaki yaşamında bu tür örneklerin tekil olmadığı, aksine genel-geçer işleyişin tekil yansımaları olduğu bir gerçektir. Mevsimlik işçilerin gerçeği, yalnızca en ağır çalışma koşullarında, barınaksız, sosyal haklardan yoksun, 'elçi' ve 'ustabaşı'ların patronlar-çiftlik sahipleriyle anlaşmalarına uymak zorunluluğu içinde ve düşük ücretle çalışmaları değildir. Onların "en acımasız" gerçeklerinden biri, genç-yaşlı; kadın-erkek; 'çoluk-çocuk' yollara düşmeleri, çoğunlukla yaşadıkları topraklardan uzaklarda, çok olumsuz coğrafi-sosyal koşullarda çalışmak zorunda kalmalarıdır.
Tütün, fındık, pamuk, çay, kayısı toplayıcısı mevsimlik işçilerin kamyon kasalarına doluşarak yollara düştükleri, hemen her yıl yüzlercesinin trafik kazalarında öldüğü, binlercesinin sakatlandığı; Kürt kökenli olanlarının gittikleri yerlerde "terörist"-"bölücü" uygulamasına tabi tutuldukları; çalışma mevsimi süresince ailelerin "aile boyu" işçileştiği, çocukların okula ya hiç gitmediği ya da çalışma zorunluluğu ihtiyacı nedeniyle okulu bıraktıkları, bu gerçeğin diğer yanıdır.
Mevsimlik işçilerin yükü gurbette bu gibi sorunlarla daha da ağırlaşıyor. Kadın işçiler sabahın erken ışığında kalkıp tarlalara giderek günde 14 saat soğan ve patates topluyor. Tarladaki işleri bitince de çadırlarına gidip ev işleri ve çocuklarıyla meşgul oluyorlar. Her yıl bu zahmeti çeken kadınlar gurbette çocuklara bakmak ve güvenliği olmayan işlerin onları bitkin kıldığını ifade etti.
Yoksul, topraksız, az topraklı aileler ve çocukları göç yollarını aşarak, 'börtü-böcek arasında' konaklayarak, temiz içme suyuna hasret, gün doğmadan işe koyularak günbatımına dek çalışmak zorunda kalarak yaşamlarını 'idame ettirmeye' çalışırlar.
Çoğunun bebekleri bu ortamlarda büyür, bir kısım kadın bu koşullarda doğum yapar ve çalışmayı da bırakmazlar.
Kendi deyişleriyle "her yere gidip çalışmak" zorundadırlar; fakirdirler, başka işleri de yoktur! "Yevmiye"leri "kurtarmıyor" olsa da; işleri geçici, çalışma koşullarını 'patron'larının "merhameti" belirlese de çocuklarını toz-toprak ve çamur içinde bırakarak sabah altıdan akşam yediye dek çalışmak zorundadırlar. Bu süre içinde topladıkları ürünün türüyle değil miktarıyla ilgili olmak zorundadırlar. Pamuk, tütün zaten yenemez, ama fındığı, kayısıyı ağızlarına atmamalıdırlar. Yenecek her bir fındık, her bir kayısı tanesi patronlarının/çiftlik-bahçe sahiplerinin kaybı olacaktır!
Bu tür bir 'yaşam'ın önceden belirlenmiş kader olmadığını, göçmen-göçmen olmayan mevsimlik işçilerin bir kesimi de biliyorlar. Kentlerinde yeterli iş olanaklarının ve insanca yaşayabilecek bir gelirlerinin olması yollara düşmelerini, yollarda can vermelerini engelleyebilir, başka bölgelerdeki işçilere karşı "ücret düşürücü yedek işgücü" olarak kullanılmalarını ortadan tümüyle kaldırmasa da azaltabilir.
Çalışabilir iş olanakları ve geçimlerini sağlayacakları gelirlerinin olması durumunda çocuklarını okullarından almak zorunda kalmayacaklardır. Bebekleri çamur-toz-toprak içinde, sağlıksız koşullarda ve beslenme yetersizliği içinde büyümek -o da olabilirse- zorunda kalmayacaklardır.
Bunun olanakları vardır, düzeltici ve iyileştirici önlemler mümkündür. Ama kapitalist sömürü düzeninde insan ve sağlığı; emekçi ve çocuklarının bir önemi yok-tur.
Esas olan sömürü düzeninin devamı ve kapitalistlerin kârlarını artırmalarıdır. Bundandır ki kendini "herkesin hamisi-koruyanı" olarak lanse eden burjuva devleti ve "herkese yardımı inanç saydıklarını" reklam ederek yalan üzerinden yurttaşları yedeklemeye çalışan sermaye hükümetleriyle partileri, işçi ve emekçilerin çocuklarının hayatıyla ilgili değildirler.
Ve onların egemenliği var olduğu sürece, en küçük hak ve yaşamın iyileştirilmesine yönelik düzenlemeler ancak uğruna kavga edilerek, işçi ve emekçilerin güç ve eylem birliğiyle mümkün olmaktadır. Emekçilerin bugün daha net görmeleri gereken de budur.
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













