Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası
Mehmet Ali DEMİRAkbabalar leş yiyicidir. Doğanın en sabırlı bekçileridir onlar. Bir canlının gücünün tükendiğini, artık ayakta duramayacağını hissettikleri an gökyüzünde daireler çizmeye başlarlar. Saldırmazlar hemen; ölümü koklarlar. Canlının savunmasız kalmasını, gözlerindeki direncin sönmesini beklerler. Doğanın acımasız ama çıplak gerçeğidir bu: Güçten düşene merhamet yoktur.
Hafızalara kazınmış o fotoğrafı hatırlarsınız: Sudan’da açlıktan dizlerinin bağı çözülmüş bir çocuğun birkaç metre ötesinde bekleyen akbaba… Dünyanın vicdanını sarsan o kare, yalnızca bir kuşun sabrını değil, insanlığın çaresizliğini de anlatıyordu. Akbaba oradaydı çünkü sistem oraya bir kurban bırakmıştı. O fotoğrafı çeken Kevin Carter, yıllar sonra vicdanının yükünü taşıyamayıp yaşamına son verdi. Demek ki bazen insan, akbabadan daha ağır bir yük taşır.
Doğada yalnız akbabalar yoktur. Çakallar da vardır. Onlar leşi beklemekle yetinmez, güçlünün avına da göz dikerler. Bir aslanın saatlerce kovalayıp yakaladığı avın kokusunu aldıklarında sessizce yaklaşırlar. Önce uzaktan izler, sayıları arttığında cesaretlenirler. Tek başına aslana yanaşamazlar; ama sürü olduklarında cesaretleri büyür. Sağdan soldan saldırır, aslanı yorar, bezdirir, sonunda avını elinden alırlar. Aslan son bir kez kükrer, belki direnmek ister; fakat sürünün kurnazlığı karşısında geri çekilir. Çakallar doyar, aslan aç kalır.
Doğanın yasası böyledir denir. Peki insan dünyası bundan ne kadar farklıdır?
Bugünün düzeni, akbabaların ve çakalların çoğaldığı bir düzene dönmedi mi? Güçten düşenin başına üşüşenler, emeği gasp edenler, başkasının acısından kazanç çıkaranlar… Savaş bölgelerinde çocuk cesetlerinin yanında fotoğraf çeken silah tüccarları, yoksulluğu fırsata çeviren tefeciler, bir halkın felaketinden servet üreten siyaset simsarları… Bunların akbabadan ne farkı var?
Vietnam’da köyleri napalm bombalarıyla yakan emperyal akıl, Irak’ta “özgürlük” diyerek şehirleri harabeye çeviren aynı akıl değil miydi? Afganistan’da, Suriye’de, Filistin’de güçsüzün üzerine çöken küresel çakallar, aslanın elindeki son lokmayı kapmadı mı? Bir ülke diz çöktüğünde önce bankalar girer, sonra şirketler, sonra “yeniden inşa” adı altında modern yağmacılar. Adı değişir ama yöntem aynıdır: Leş sofrasından pay kapmak.
Yalnız büyük devletler değil, küçük iktidar sahipleri de aynı karakteri taşır. Bir mahallede düşene tekme atan zorba, bir iş yerinde emeği sömüren patron, medyada yalanla itibar cellatlığı yapan kalemşor… Hepsi aynı familyadandır. Akbaba ile çakalın insan suretine bürünmüş halleri.
Oysa insanı insan yapan, güçsüze uzanan eldir. Medeniyet dediğimiz şey, aslanın çakallara boyun eğmediği, akbabanın gökyüzünde boşuna dolaştığı bir ahlak düzenidir. Ama bugün tam tersi yaşanıyor: İnsani değerler çekiliyor, leş yiyiciler çoğalıyor. Merhamet küçülüyor, çıkar büyüyor. Hakikat susuyor, gürültü konuşuyor.
Dünya sanki büyük bir leş sofrasına dönmüş durumda. Kimin yarası varsa oraya üşüşenler var. Bir halk yoksullaşınca ucuz iş gücü diye sevinenler, bir ülke savaşa girince silah hisseleri yükseldi diye bayram edenler, bir depremde enkaz başında kira artıranlar… Bunlar akbaba değil de nedir?
Ve artık çürüme yalnızca tepelerde, iktidar katlarında değil; neredeyse toplumun her hücresine sızmış durumda. Sokakta, okulda, adliyede, medyada, hatta ailelerin içinde bile aynı koku dolaşıyor. İnsanlar birbirinin acısına değil kazancına bakar oldu. Dayanışmanın yerini hesap, vicdanın yerini fayda, hakkın yerini güç aldı. En küçük makamı ele geçiren, bir üstündekini taklit ediyor; her basamakta yeni bir çakal sürüsü türüyor. Böylece kötülük yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya da besleniyor; toplum kendi akbabalarını kendi elleriyle büyütüyor.
Fakat unutulan bir şey var: Doğada akbabalar çoğaldığında yaşam kurur. Çakalların hüküm sürdüğü yerde aslanlar azalır, orman çoraklaşır. İnsan toplumunda da aynısı olur. Leş kültürü büyüdükçe adalet ölür, sanat ölür, vicdan ölür. Geriye yalnız gürültü, korku ve aç gözlü bir karanlık kalır.
Belki de insanlık yeni bir ahlak kükrayışına muhtaçtır. Aslanın yeniden ayağa kalkmasına, çakalların sürüsünü dağıtmasına, akbabaların boş gökyüzünde aç kalmasına… Çünkü onurunu kaybeden bir dünya, eninde sonunda kendi leşine dönüşür.
Ve o gün geldiğinde, bugünün akbabaları yiyecek başka bir şey bulamayacaktır.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













