BAŞKALARINA BENZEME AŞKI...
Kemal ATALARKişinin, toplumun ya da felsefelerin kendi öz dinamiklerini bildikleri hâlde; gerek şartların zorlaması, gerek menfaat ve çıkar ilişkileri, gerekse özentiler sonucu yekdiğerlerini örnek alarak ayakta durması, var olması ve varlığını idame ettirmesi, akıl sınırlarını zorlar.
Yani bunun hiçbir şekilde kabulü mümkün değildir. Ya varsın ya da yoksun sonucuna götürür toplumları, felsefeleri...
Şartların zorluklarından ya da yaşadığımız teknolojik çağ ile daha önceki yaşanmış olan çağlar arasında bilgi akımı, paylaşımı ve bilgilere erişim arasında dağlar kadar fark vardır ve olmak zorundadır.
Geçmiş dönemlerde anlatılanlar, bölgesel, yöresel kültürlere bağlı olarak; elde olan imkânlar çerçevesinde ve şartlar muvacehesinde doğru kabul edilmek zorundadır, doğru olmadığı ispatlanıncaya kadar.
Peki, doğru ile yanlışı ya da gerçek ile mitleri, hikâyeleri, dayatmaları ve hatta yönetimsel şartları da dikkate alarak; görev ve yetkili (Başkan, Dede, Pir, Şeyh vb.) belgeleri nasıl değerlendirip, gerçekliğini anlayabileceğiz?..
İşte asıl sorun bu. Yumak hâlini almış;
Bir tarafta baskıcı ve güçlü yönetimsel erkler,
diğer tarafta çıkarcı ve “ben” egosu ile hareket eden, mitolojilerin arkasına saklanarak halkı yanlışa sürükleyenler;
bir başka tarafta da okumaktan, sorgulamaktan aciz, biatçı bir toplum...
İşte asıl sorun burada:
Acze düşmek, sorgusuz sualsiz kabul ve
“Dedem, babam, yani geçmiş atalarım yalan mı söylüyor, yanlış mı yapıyorlardı?”
paranoyası nedeniyle geçmişin içinde bulunduğu sosyal, kültürel ve baskıcı unsurlar göz ardı edilerek peşin hükümlü olmak; geleceği, bilimi, teknolojiyi reddetmek ve inkâr etmek...
Beraberinde kendini de, özünü de rafa kaldırarak başkası olma sevdası.
“Öz biziz.”
Hayır arkadaş, öz falan değiliz.
Olmak gibi bir talebimiz de yok.
Biz kendimiziz.
Onlar ise bize dayatılan, yani olmamız istenilenler.
Peki, nasıl ayırt edeceğiz?
İşte tam da burada devreye akıl, bilim ve sorgulama girer.
Nasıl mı?..
Çok basit:
Önce büyüklerimizin anlattıklarını ve yolun, felsefenin kurallarını; geçmişteki saf, arı, duru gerçekleri bir kenara alırız.
Sonra da bizden olmamız istenilen felsefenin, inancın ve yaşamın öncüllerini; onların hayatlarını, yaşama, ilme, felsefeye, doğaya, kadına ve hak-hukuka bakış açılarını kendi kaynaklarından okuyup sorgulayıcı bir akılla değerlendiririz.
İçimize sokulan mitolojik hikâyeleri çıkardıktan sonra, kendimizi akla, mantığa, bilime ve kendi öz felsefemize, inancımıza, yaşamımıza, hak ve hukuk anlayışımıza kıyaslayarak; aralarındaki doğru olanları not ederek, açıklayarak ve yanlışları çöpe atarak kendi özümüzle yüz yüze gelebiliriz.
Elbette binlerce yılın verdiği yaşanmışlığı bir çırpıda silip atmak mümkün değildir.
Ancak en azından adım atarak, ön yargılı ve peşin hükümlü olmaktan kurtularak;
“Acaba?..” sorusunu kendimize sorarak ve okuduğumuz, araştırdığımız doğrular ile yanlışları ayırt etme noktasında...
Dünün dar, imkânsız koşullarına rağmen, gayri ihtiyari ve zorunlu olarak üstü örtülen ama asla değerinden zerre kaybetmeyen gerçekliğimizi — yani özümüzü — bulmamız mümkündür.
Tabii ki zaman isteyecektir.
Fakat en azından biatçılıktan, köle olmaktan ve hurafelerden arınma fırsatımız olacaktır.
Hangi inanç, hangi felsefe veya hangi idol;
kendi gerçekliğini bırakıp bir başkasının arkasına saklanmaya, gizlenmeye ya da
“Çevremdekiler, konu komşu, halk ne der?” diye mahalle baskısının duygularından arınmaz, arınamaz ise…
Ve taklitçi ya da “özbenim” safsatasıyla uyur ise;
zaten o toplum uyutulmuş, uyuşturulmuş ve özünü, değerlerini yitirmiş bir toplumdur.
Kurtuluş değil, köle olmak zorundadır.
Ha şunu da asla unutmayalım ki:
Ne kadar başkaları ya da özü olmaya kalkarsak kalkalım,
hatta asıllarından binlerce kat daha fazla özenerek o felsefeyi, o inancı uygularsak uygulayalım…
Bizim adımız her zaman kendi özümüzde olduğu için,
hiçbir şekilde taklit ettiklerimiz tarafından asla kabul edilmeyecektir.
Sonuçta:
“Ya siz iyisiniz, hoşsunuz amma...”
cümlesi, boynumuza idam kemendini asmaktan geri durmaz.
Bu nedenle:
Hiç kimse olmak için değil,
kendimiz olmak için okumalı, araştırmalı, sorgulamalı;
önyargı ya da biatla değil, bilimle, çağımızın ve aklın gereği üzerine durup kendimizi bulmalıyız.
Aşk ile özünü reddetmeyenlere,
aşk ile özünü yaşayan, yaşatan ve arayanlara...
Kemal Atalar – Urfa/Kısas
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Arınma Maskesiyle Korunma: Bu Sahtekarlık Değil mi?
- Asimilasyona Karşi
- Celladina Aşik Olmak ve Biat
- Madem Demokrasi...
- İlk Olmak mı, Gerçekçi Olmak mı?
- Aleviler ve Yas-ı Matem
- Zehirli Okun Hedefi...
- YA OLDUĞUNUZ GİBİ YA DA GÖRÜNDÜĞÜNÜZ GİBİ OLUN...
- KENDİ GERÇEKLİĞİMİZLE YÜZLEŞMEK...
- Semah Folklor Oyunu Değildir
- SAVAŞ, YAŞAMIN HER ALANINDA...
- HALLAC-I MANSUR'U ANLAMAK...













