Kültürel Soykırım ve Asimilasyon
Erdal YILDIRIMAsimilasyon politika ve uygulamalarının ‘Dil’de başladığını, ‘dil’in tüm bireylerin, ya da herhangi bir toplumsal grubun, ulusun kültürel, sosyal, inançsal yaşamını sürdürme araçlarının en önemlisi olduğunu biliyoruz.
Bizim gibi bunun bilincinde olan egemen asimilasyoncular, insanlık tarihi boyunca dünyanın bütün coğrafyalarında, gittikleri, keşfettikleri, işgal edip yönettikleri her yerde Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya, Avrupa’da ve bizim coğrafyamızda da asimilasyon politikalarına, o bölgedeki ulusun, halkın, grubun “dil”ini yasaklayarak, değiştirerek başlarlar. Bunun yanında grubun / toplumun kültürünü de yasaklayıp kendi kültürüne benzetmeye çalışırlar. Bugün de aynı yöntem devam etmektedir.
Özellikle ‘dil’e yönelik başlayan saldırı, o grubun veya toplumun konuşma ve yazma diline, müziğine, günlük yaşamına ve hatta ibadetini nasıl yapacağına da doğrudan tesir etmektedir. Toplumlar, sosyal, kültürel, tarihsel, inançsal ve yaşamsal tüm özelliklerini çocuklarına, geleceğe ve insanlığa ancak kendine özgü dilleriyle yazarak, konuşarak doğru bir şekilde iletebilir. Dilleri yasaklanmış toplumlar bir müddet sonra neredeyse tüm farklılıklarını ve özelliklerini zaman içinde yitirmektedirler. Oysa yeryüzündeki tüm kültürlerin, grup ve toplumların kültürlerinin geleceğe bir zenginlik ve miras olarak kalabilmesi ancak, o toplumsal grubun kültürünün kendini sürdürebilmesi, kendi diline sahip çıkabilmesine ve dolayısıyla gelecekte de var olmasına bağlıdır.
Milattan Önce (MÖ) 1.500 ile günümüze dek devam eden sömürgecilik faaliyetleri, Kuzey Amerika, Latin Amerika, Avusturalya, Afrika ve Uzak Doğu’ya düzenlenen kıtalar ötesi keşifler ve sömürgecilik saldırılarında halklar, inanç grupları askeri saldırılarla katliam ve soykırımlara uğratılmış, toprakları ve vatanları işgal edilip, yer altı – yerüstü zenginlikleri talan edilip paylaşılmıştır. Diller, Kültürler, İnançlar ve sosyal yaşamdaki çeşitli ritüeller, bir arada yaşamaları yasaklanmış, çoğu köleleştirilmiştir.
Günümüze gelinceye dek tespit edilebilen yaklaşık 7.000 Dil’in çoğu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. 200’li yıllarda yapılan bir araştırmaya göre bu dillerin neredeyse %90’nın 2050 yılına dek yok olması beklenmektedir. Emperyalist kapitalist sömürücü yapılar ve devletler, toplumları, grupları, bireyleri ‘Askeri, Kültürel, Ekonomik, Psikolojik, Politik, İnançsal’ vb diğer alanlarda baskı altına alarak, bu katmanları kendilerine ait olmayan dillerde konuşmaya, yazmaya ve yaşamaya zorlamaktadır. Buna kültürel soykırım demek çok doğru bir ifade olacaktır. Kültürel soykırımdaki temel amaç, söz konusu ulusu, halkı, grubun tarihi, kültürel ve sosyal ritüellerini ve iç dinamiklerini bozmak ve böylece onları kendi etnik ya da inançsal grubuna katılmasını sağlamaya yöneliktir ki, bu durumda da bir müddet sonra o toplumsal grubun kültürü, ritüelleri, ırksal ve tüm özellikleri tarih sahnesinden silinmektedir. Günümüzde de bu kültürel soykırım tüm hızıyla devam etmektedir.
Ülkemizde de yukarıdaki tespitler, tarihi gerçeklikler ve politikalar çok benzer şekilde sürüyor. Yüzlerce yıldan beri bu topraklarda başta Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Ezidiler ve başkaca gruplar, halklar dünyanın diğer coğrafyalarındakine benzer asimilasyon, katliam ve soykırım uygulamaları ve politikalarıyla karşı karşıya kalmışlardır..
Aleviler ve Kürtler sayısız kez katliamlara, soykırımlara uğratıl olup, bu bağlamda Alevilerin inançları, Kürtlerin dilleri egemenler tarafından ya askeri, polisiye, idari zorlamalarla, ya çeşitli hukuk dışı uygulamalar, ya da asimilasyon politikalarıyla yasaklanmış, başkalaştırılmaya çalışılmıştır.
Selçuklu ve Osmanlının feodal - gerici, padişahlık dönemlerinde süren bu uygulamalar son yüzyılda da, yani sözde demokratik, sözde laik bir yönetim olan Cumhuriyetten sonra da devam etti. Rejim - yönetim şekli değişmiş olduğu söylense de, ‘din’ tamamıyla devletin denetiminde güçlü bir iktidar silahı olarak siyasallaştırılmış, aynı zamanda başka inançları baskı altına almak için kullanılmıştır. Yönetenlerin ve yöneticilerin isimleri - partileri değişmiş olsa asimilasyon politikalarındaki uygulamalar geçmişte yaşananlardan örnek alınarak ve geliştirilerek sürdürülmektedir.
68’den sonra “siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve inançsal” özgürlük talep ve istemlerinin daha güçlü ve örgütlü olarak dile getirilmesiyle, askeri faşist darbeler, katliamlar, sürgünler ve yasaklar her zamankinden daha ağır bir şekilde uygulanmıştır. Hem darbeleri yapanlar, hem de darbelerden sonraki ‘sözde’ demokrasi güçleri çeşitli toplum kesimleri üzerindeki baskı politikalarını arttırmışlardır. Bunu yaparken de sadece devlet erki silahı olan ‘askeri, polisiye ve yönetsel’ tedbir ve uygulamaları değil, bunun yanında başka faktörleri de devreye sokmuşlardır.
80’li yılların sonuna doğru başlayan Alevi örgütlenmesi, bir kez daha egemenleri rahatsız etti. 1993 Madımak katliamından sonra bu örgütlülük yurtiçinde ve yurtdışında önemli ölçüde kendiliğinden büyümeye başlayınca, iktidarlar Alevileri bir kez daha baskı altına almayı, Aleviliği daha önceki uygulamalardan daha güçlü şekilde asimile etmeyi planladılar.
Özellikle 2002’den 2010 yılına kadar AKP, sonrasında da AKP – MHP ortak iktidarı, Aleviler, Kürtler, sosyalistler, kadınlar, gençler, basın mensupları, akademisyenler, aydın ve sanatçılar, özcesi tüm toplumsal muhalif güçleri üzerinde askeri, polisiye, yönetsel baskı mekanizmalarını çok şiddetli bir şekilde ve zalimce uygulamaktadır. Salt dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı da değil, kabinedeki kimi Bakanlar da, Alevi inancına karşı kin ve düşmanlıklarını her fırsatta dile getiriyor.
AKP iktidarı, Alevi inancı üzerinde, hem Bakanlıkları, hem de DİB’nı bir silah gibi kullanmakta, ayrıca kimi bireyler ve grupların bazı zaaflarından faydalanmaktadır. Bu zaaflı, küçük bireysel çıkarlar peşinde koşan, güçlüye yaranmaya çalışan, aidiyet duygusu zayıf, kimi Alevi inancına mensup “Dede, Ana, Ocakzade ve kartvizitlerinde Prof. vb” sözcükler yazan, zayıf kişilikleri kendi toplumlarına, kültürüne ve inancının asimile edilmesine karşı çok güçlü birer silah olarak kullanmaktadır.
İşte bu kimisi ‘Dede, Ana” vb zayıf karakterli kişiler Alevi inancının asimile edilmesinde egemenlere gönüllü, ya da belli küçük rantlar karşılığında ücret karşılığı hizmet etmektedir. Bazı Cemevi, Dergâh ve Kültür Merkezlerinde yönetim kademelerine seçilen ve/ya İnanç kurullarında / hizmetlerinde görev alıp Aleviliğin asimilasyonuna yardımcı olmaktadırlar.
Özellikle, Müslümanlık ve İslam’dan tamamen farklı, kendine özgü kural ve anlayışı, inanışı olan Alevilik, sadece egemen zihniyet tarafından değil, bu düşkün kişilerle ve kimi Dernek, Cemevi ile Dergâh yöneticilerince de asimile edilmesi gerçeğinin altını özellikle çizmeliyiz. Hakka Yürüme Erkanları, Alevilik inancı dışında ya Sünni, ya da Şiacı İslam anlayışına göre gerekleştiriliyor. Ki, yapılan şey de İslami cenaze törenine benzetilmeye çalışılan kötü bir kopyası olarak gözlemliyoruz.
Kimi Alevi kurumlarında Cem ibadeti tiyatral bir formata dönüşmüş. Cem’e giren kadın canlara ‘başörtüsü’ dağıtan, Cem töreninde ‘haremlik – selamlık’ gibi oturma düzeni aldıran Cemevleri ve Dergâhları görüyoruz. Oysa biliyoruz ki, Cem’e giren her birey artık ‘erkek’ veya ‘kadın’ değil, ‘can’dır. Cem de cinsiyet yoktur. Eşikteki de beşikteki de eşittir.
Aleviliğin olmazsa olmaz bir Alevi ritüeli olan ve Cem meydanında bağlama eşliğinde okunan nefeslerle gerçekleştirilen Semah da ulu orta her yerde / her ortamda ve ne yazık ki folklorik bir figür şeklinde sergileniyor.
Kimi Cemevleri ve Dergâhlarda Kur’anı Kerim okuma kursları düzenleniyor. Çocuklara Arapça öğretiliyor. Alevi Dede, kanaat önderi geçinen kimi kişiler de, aymazca namaz bile kılmaktadır.
Hizmet sunan bu kişilerin önemli bir kısmı, ritüellerin gerçekleştirilmesinde, Hak’ka Yürüme Erkânı ve Cem’de, Alevilikle ilgili Hızır, Muharrem, Gağand gibi önemli günlerde kendi dilleri olan Kürtçe veya Türkçe yerine Arapça konuşmaktadır.
Bu düşkünler egemen Alevi düşmanı inkârcı, baskıcı, gerici anlayışla, merkezi ve yerel yöneticilerle bireysel rantları ve çıkarları, gelecek hayalleri uğruna yol’u, öğretiyi, kültürü ve tarihi önemsemez şekilde kirli bir işbirliği içine giriyor, ihanetlerine, Hızır paşalıklarına devam ediyorlar.
Aleviler hem kültürel soykırımı, hem asimilasyonu, hem de egemenlerle işbirliği içine giren bu keklikleri, düşkünleri, Hızır paşaları her ortamda ve her platformda teşhir etmeli, Alevice bir karşı duruşu ısrarlı ve kararlı bir şekilde ortaya koymalıdır.
Erdal YILDIRIM
8 Ekim 2020
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Kürt Anasını Görmesin!
- Suriye ve bitmeyen oyunlar...
- ABD Emperyalizmi ve 21. Yüzyıl Haydutluğu
- Madımak Ateşi Hiç Sönmedi Ki!
- Yaşasın Gezi Direnişi!
- 12 EYLÜLLÜ KARANLIKLAR SON BULACAK!
- Ateşin Yobaz Elinde Sınanışı Unut/MADIMAK/lımda
- Osmanlı Oyunlarında Bir Yenisi : Gençlik Kampı
- Meclise CAN Gelecek !
- GÜVERCİN KATİLLERİ İŞ BAŞINDA
- ALEVİLİKTE HIZIR KÜLTÜ
- ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK, BARIŞ İÇİN BİRLEŞİP MÜCADELEYE













