|
Alman ordusunun ilk tahliye operasyonunda 150 kişiyi taşıyabilecek nakliye uçağında 5 Alman, bir Avrupalı, bir de Alman ordusuna çalışan Afgan vatandaşı olmak üzere 7 kişiyi taşıması, Türk basınında geniş yankı buldu.
Ardından Estonya Başbakanı, "Afganistan'daki insani krizin çözümüne katkı sağlamak için 10 mülteciyi almaya hazır olduklarını" açıkladı.
Bu haberler, binlerce Afganlının, kontrolsüz şekilde ülkeye girmesinin kaygısını taşıyan Türkiye kamuoyunda, şiddetli bir Batı karşıtı rüzgâr esmesine neden oluyor. Batı hükümetleri, muhtemel bir göç tehdidine karşı sürekli duvarları yükseltirken, önce Avusturya Başbakan'ı Kurz ile Yunanistan Göç Bakanı Miterakis'in göçmenlere Türkiye'yi adres göstermesi, ardından Alman, İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Ankara'yla "mülteciler için para" pazarlığına girişmesi, "Neden Avrupa'nın yükünü Türkiye taşıyor" sorusuna yol açtı.
Türkiye'de yaşadığı baskılar sonucu Avrupa ülkelerine gelmek zorunda kalan bizler için ise konunun bir başka dramatik yanı var:
Türkiye, hem kendisine kaçılan, hem kendisinden kaçılan ülke durumunda... Bu da onun eşsiz durumunu ortaya koyan yeni bir kanıt: Hıristiyan dünyası ile Müslüman coğrafyası arasında konumlanmasının kaçınılmaz sonucu... Doğusundakilerden daha Batılı, Batısındakilere göre hala doğulu bir ülke... O yüzden doğudan gelenler, Türkiye'de kısmen nefes alabilecekleri bir Batılı yaşam buluyor. Türkiye'de o Batılı yaşamı yetersiz bulanlar ise daha Batı'ya göçüyor. Ve Türkiye, göçmenler için bir geçici durak haline geliyor.
Erdoğan, bir taşla iki kuş vuruyor:
Hem ülkesinde kendisine karşı olan modern kesimden kurtuluyor, hem onların yerini kendisine hayran Müslüman konuklarla dolduruyor.
Kaybeden mi?
Türkiye ve Afganistan...
|