|
Erdoğan'ın saplantılı olduğu birçok isim var; ama ikisi özellikle ön planda: Biri Selahattin Demirtaş, diğeri Osman Kavala...
Demirtaş'tan "Seni başkan yaptırmayacağız" cümlesinden ve Kürtlerle sınırlı sanılan bir hareketi, bütün Türkiye'ye sevdirme potansiyelinden dolayı nefret ediyor.
Kavala'da ise, bütün Batı dünyasının kendisini devirmeye çalıştığına dair komplo teorisinin bir yansımasını görüyor.
O yüzden bu iki isim söz konusu olduğunda, her şeyi göze alıyor. Kazara salıverilirlerse daha kapıda başka bir uyduruk suçlamadan yeniden tutuklatıyor. Yargıçlarını değiştiriyor. Eşlerini hedef alıyor. Onları savunan muhalefeti terörist ilan ediyor. Bu inatlaşma öyle bir noktaya geldi ki, şimdi Erdoğan, onları salıvermemek için Türkiye'nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi ve yargıç verdiği Avrupa insan Hakları Mahkemesi ile ilişkisini riske ediyor.
Artık 12 Eylül'de askerlerin yaptığı gibi, Batı'dan gelen siyasi baskılar ve insan hakları uyarıları karşısında sadece Türkiye'nin stratejik konumunu kullanıyor. Rusya kartını, silah ithalatçısı rolünü, sınır güvenliği kozunu oynuyor.
Bu yaklaşım, içerde de açıkça kendini gösteriyor. "Hukuk devleti"nden bahseden son ismin de hükümetten istifa etmesiyle, tamamen şahinlerin önü açıldı. İsmail Saymaz'ın önceki gün verdiği bilgiler, herhangi bir demokratik ülkede kabul edilir gibi değil: Erdoğan'ın nefret ettiği iki tutsak konusunda nasıl bir adli yol izleneceği, Saray'da tartışılıyor. Toplantıda MİT Müsteşarı da var, Dışişleri Bakanı da... Muhtemelen, "bu davaları uzatıp da uzun tutukluluğu tartıştırmayalım artık; yargıçlara söyleyin, kessinler cezalarını" deniliyor. Adalet Bakanı, orada artık istifaya karar veriyor.
"Biz ezip geçelim, hukuku sonradan ona uydururuz" diyen Süleyman Soylu çizgisi galip çıkıyor.
Kayda geçelim:
AKP, uçuruma doğru gaza yüklendi son 3 günde...
|